23 Şubat 2013 Cumartesi

KENTİN MUSEVİLER'İ ( 1. Bölüm ) ...



    

   İzmir'de yerleşmiş olan Museviler'in İzmir'e gelişlerinin çok eski tarihlere dayandığı ve Büyük İskender'in buraya gelirken Filistin'den bir grup Musevi'yi de beraberinde getirdiği rivayet edilmektedir. Daha sonraları, mezarlık kitabelerinden, M.S. 2. ve 3. yüzyıllarda da, Museviler'in İzmir'deki varlığı anlaşılıyor. Ancak bu dönemden 17. yüzyıl başlarına, bir cemaat olarak örgütlendikleri 1605 yılına kadar geçen uzun süre içinde, İzmir Musevileri hakkındaki bilgiler çok dağınık ve yetersiz durumdadır. Onların varlıklarını belirten bir kanıt da, İzmir'deki Etz ha-Haim sinagogudur. Bu adı taşıyan sinagogların tümü Bizans çağına aittir. ( A.Galante)
   İzmir'de, herhangi bir İspanyol kentinin adını taşıyan eski bir sinagog bulunmasa da ; İzmir Musevilerinin büyük çoğunluğunun 1492'de İspanya'dan çıkarılan Musevilerden oluştuğu bir gerçektir..
   Büyük grubun, genellikle, İzmir'in büyük ticaret kenti olarak geliştiği 16. yüzyıl sonları ve 17.yüzyılda buraya geldiği anlaşılmaktadır.
   Musevi cemaatinin, İzmir'de örgütlenmesinden önceki yıllarda sayıca çok sınırlı olduğunu, hatta dini bayramlarda yapılması gerekli törenlere Tire ve Manisa Musevilerinin de davet edildiklerini, bu yardım ve zahmetlerine karşılık bunların, İzmir'e yerleştikten sonra, cemaat adına toplanan vergilerin bazılarından muaf tutulduklarını da yine Galante'den öğreniyoruz.
   

   Önceden Musevi mezarlığı olan, Bahribaba Parkı alanında rastlanan en eski mezar kitabesinin 1565 tarihini taşıdığını da açıklamaktadır A.Galante.. ( "Histoire de Juifs d'Anatolie, des Juifs d'İzmir" )
   M.Franco'ya göre, 15. yüzyıl sonlarında İzmir'de Musevi nüfus önemli bir sayıya henüz ulaşmamıştır. Bu dönemde İstanbul, Selanik, Kudüs ve Safed gibi kentlerdeki Musevi topluluklarının yanı sıra ; Tokat, Bursa, Edirne, Amasya ve Şam'da da ikinci derecede Musevi kolonileri meydana gelmiştir. İzmir'de ise henüz böyle bir koloniden bahis yoktur. Buna karşılık 1620 yıllarında İzmir'e gelmiş bulunan Musevi cemaati hahamı Escapa'nın, o sırada kentte altı sinagog bulunduğunu kaydetmesi ; Museviler'in 17.yüzyıl başlarında artık hayli kalabalık bir grup olduğunu göstermektedir.
   Museviler'in 18. ve 19. yüzyıllarda kentin büyümesine paralel olarak İzmir'de kalabalıklaştıkları ve Rumlar' dan sonra ikinci büyük azınlık grubu haline geldikleri anlaşılmaktadır. Türk toplumuyla en iyi uyum içinde yaşayan azınlık grubu olan Museviler'i önce Fransızlar himayelerine almış fakat sonradan bu himayelerini çekmişlerdi. Daha sonra, İzmirli Museviler Hollanda Konsolosu tarafından yapılan himaye önerisini kabul ederler ; ancak bu konsolosluğun da kendilerine karşı haksız, keyfi ve sert davranışları üzerine Hollanda ve Fransa konsolosları ile İzmir Kadısı arasında sürdürülen uzun tartışmalardan sonra Museviler doğrudan Osmanlı himayesine girmişlerdir. İzmir'de yaşayan Museviler 19. yüzyıl ortalarına kadar, hayli fakir bir yaşam sürdürmüşlerdir. Buna karşın, ticarete yatkınlıkları nedeniyle, kısa süre içinde çevreye uyum sağlayarak durumlarını düzeltmişlerdir.  



  1682'de, Kapüsin misyonerlerinden Michel Febré'nin gözlemlerine göre ; Museviler, Osmanlı İmparatorluğu'nun hemen hemen bütün kentlerinde, özellikle İzmir, Halep, Kahire, Selanik gibi büyük ticaret merkezlerinde ; bankacılık, sarraflık, tefecilik, gümrük komisyonculuğu, simsarlık ve pazarlarda aracılık gibi işler yapmaktaydı. Bazen de doktorluk, eczacılık ve tercümanlık yapmakta ; kentte nelerin var olduğunu, hangi malın kimde bulunabileceğini, bunların miktarını ve niteliğini, satılık olup olmadığını en ince ayrıntısına kadar ve doğru olarak bilmekteydiler. Bu nedenle, ticari alışverişler için gerekli bilgi ancak onlardan sağlanabilirdi..
  Galante şu noktaya dikkat çeker : 16. ve 17. yüzyıllarda, yabancıların ticaret yapmak üzere İzmir'e yerleşmeleri ; Fransız, Hollandalı, Ragusalı, Venedikli ve daha sonra da İngiliz tüccarların yerel örf ve adetleri bilmemeleri yüzünden ; biraz değişik bir İspanyolca ile konuşan Musevileri hizmetlerine almışlar ve böylece kendilerine avantajlar da sağlamışlardır..
 
   

 



( RAUF BEYRU, "19.YÜZYILDA İZMİR'DE YAŞAM" ) 

19 Şubat 2013 Salı

LOUVRE MÜZESİ'NE İZMİR'DEN KURULAN ANTİK ESER KÖPRÜSÜ !..

   

   Louvre Müzesi "Smyrna Koleksiyonu" ; 300 yıl boyunca satın alınmış eserlerden oluşmaktadır. Bugün müzede bulunan üç heykel İzmir'i 17. yüzyılda terk etmiştir. Bu heykellerin ikisi Smryna'dan Versailles Sarayı dekorasyonu için gönderilmiştir ve 1789 Fransız İhtilali sonrası Louvre'a getirilmiştir. Bu iki heykel ; MR 79 kod numaralı LYKIA APOLLONU ve MR 255 kod numaralı SMYRNA JÜPİTERİ heykellerinin Roma dönemi kopyalarıdır ve 14. Louis tarafından satın alınmıştır.
   MR 978 numaralı mezar steli ( yukarıda örnekleri görülen ) aynı dönemde ; Cornelis de Bruijn adında bir Hollandalı tarafından satın alınmış, daha sonra Wolfenbüttel şatosundaki Brunswick dükleri kütüphanesine geçmiş ve Napoleon'un 1806-1807 yılında yaptığı askeri harekat sırasında ordu tarafından Louvre'a götürülmüştür.

   1842-44 yılları arasında Fransız tarihçi ve epigraf Phlippe Le Bas Yunanistan ve "Küçük Asya"yı bir uçtan bir uca gezer. "Yunanistan ve Küçük Asya'ya Arkeolojik Yolculuk" adlı bitiremediği kitabını Salomon Reinach  1888 yılında basar.
   Le Bas tarafından satın alınan ve 1843-45 yılları arasında Kral Louis-Philippe zamanında Louvre'a gelmiş iki heykel daha vardır : MA 2920 kod numaralı MOUSALAR KABARTMASI ve MA 28 kod numaralı HERAKLES EPİTRAPEZİOS heykelleri ..
   Kitapta ayrıca 1840 yılında iki İzmirli koleksiyoncu Borrell ve Gonzenbach'ın kente gelen ziyaretçilere antik eserler sattıkları da yazmaktadır..
   Satılan eserlerin hepsi İzmir'de bulunmamıştır. Örneğin Moussalar Kabartması Frigya yapımıdır ve Anadolu'nun iç kısımlarından getirilmiş olmalıdır.
   1850 yılında Louvre, Deiotimos oğlu Apollonides'in mezar yazıtını, onu İzmir'den getiren E.De Cadalvene'den satın almıştır.
   1882-1902 yılları arasındaki yirmi yıl, İzmir eserlerinin yoğunlukla müzeye ulaştığı bir dönemdir.
   Henri Foubert, yanında çalışan bir yardımcısının aracılığıyla, 1882'de Louvre'a İzmir'den gelen pek çok eser satmıştır : Bir Platon portresi ( MNC 226, Ma 70 ) gibi ..
   İzmirli iki Rum tüccar ; Basilios ve Demetrios Stilianopoulos, 1886-1905 yılları arasında, banker Dosseur'ün aracılığıyla Louvre'a İzmir ya da civarında bulunmuş antik nesneler satmışlardır. Louvre'a gelen eserlerin çoğunun, müzeye girmeden önce bu parlak ticaretten beslenen Fransız özel koleksiyonlarında yer aldığı bilinmektedir.
   1891'de Breuvery ve Gréau koleksiyonlarının satın alınması ile Louvre'un "Smyrna Koleksiyonu" daha da genişler.

   

   Louvre Müzesi'ne 1892'de Hakkı Bey bir erkek torsosu ( Ma 2581 ) ; 1896 ve 1898'de İzmir'de ikamet eden ve belki de bir piskoposluk meclisi üyesi olan Hambar Rahipbaşı ( Ma 3294 ) ile Üç Güzeller Kalıbı'nı müzeye satmıştır.
   Paul Gaudin de müzeye cömert bağışlarda bulunmuştur. "Batı Şirketi" demiryolu mühendisi olarak geldiği Türkiye'ye 1892'de yerleşen Gaudin önce Mudanya-Bursa hattında keşif sorumlusu olmuş, daha sonra İzmir-Kasaba hattını 1905'e kadar yönetmiştir..Bir Fransız erkek manastırının Kadifekale'de yaptığı ve binlerce pişmiş toprak figürünün bulunduğu arkeolojik kazılara katılmıştır. Bu araştırmaları finanse ettiği ve buluntuları İstanbul Müzesine verdiği için eserlerden bir kısmını kendine saklama hakkını elde etmiştir. Bu kazılardan kendi için aldığı eserleri 1895 ve 1903 yılları arasında Louvre Müzesi'ne vermiştir.

   13 Şubat 1902'de Paris'e yerleşen bir Yunan'dan satın alınan Herakles Heykelciği de müzede MND 522, Ma 3083 kod numarasıyla yer almaktadır..

   Louvre'da en geç İzmir eserleri ; 1929 yılında gelen yedi adet Yunanca yazıt ile 1749 yılından itibaren Peysonnel koleksiyonunda bulunan, Ma 3577 kod numaralı bir mezar stelidir..

( KAYNAK : Jean-Luc Martinez ; Louvre Müzesi ; Yunan,Roma ve Etrüsk Eserleri bölümü sorumlusu ) 

14 Şubat 2013 Perşembe

ANTİK ÇAĞ İZMİR'İ, BİR ŞEHRİN DOĞUŞU...

  

   M.Ö. 2000'li yıllarda Hititlerin ilk yerleştikleri yer Toros dağlarının kuzey taraflarıydı ; fakat gittikçe daha yukarılara doğru yayılarak genişlemişlerdi. İşte bu görkemli devlet, yaklaşık 4000 yıl önce, hemen hemen bütün Anadolu'ya sahip olmuştu. Hatta sonradan Anadolu'ya egemen olan ve soylarını güneş tanrısı Heraklis ile ilişkilendiren Lidyalılar'ın, örneğin Alyat ve Sadyat gibi kral isimleri hep Sami kavim adlarıdır. Hititler, yükselme ve büyüme dönemlerinde, bütün Anadolu'da egemen olduklarından, bu "Heraklidler" efsanesinin aslının Hititler olması pek olasıdır. Bundan da, Lidyalılar'ın Hitit uygarlığının etkisi altında kaldıkları anlaşılır..
   Tarihçi Kalinos'tan nakleden ünlü coğrafyacı Strabon diyor ki : Daha İzmir kenti yokken, Efes kentinin, Smyrne adında bir mahallesi ve karısının adı Smyrne olan Letsos adlı bir kralları vardı. Şimdiki İzmir'in bulunduğu yerde ise Lelejler oturuyordu.
   İşte Efes kentinin, Smyrne mahallesindeki Efesliler, buralarda oturan Lelejler'e saldırıp onları yerlerinden attılar ve o zamanlar İzmir körfezinin dayandığı Bornova arkasındaki dağlara kadar yürüdüler. Kralları Letsos da, körfezin dili kenarında bir kent kurarak, bu kente karısı Smyrne'nin adını verdi. Bu şekilde Efes kentinin Smyrne mahallesi halkını mutlu etmiş olduğu gibi, aynı mahallenin adını taşıyan koca bir kent kurmak suretiyle kazanılan zaferi de taçlandırmış oluyordu.
   Fakat o zaman, şimdiki İzmir kentinin bulunduğu yer daha denizdi. Körfez, Bornova dağlarına kadar uzanıyordu. Efesliler'in kurdukları bu ilk İzmir kenti şimdi Eski İzmir ( Paleo Smyrna ) adıyla anılmakta olup, Bornova'nın güneybatısında Bozyaka köyünde, toprağa karışmış bir yıkıntıdan başka bir şey değildir. Bu ilk İzmir'in ören yerinde daha sonraları birçok yazıtlar bulunmuş, bunlardan birkaçının da Bornova Camii duvarları içine sıkışmış bulunduğu görülmüştür..
   Yeni kurdukları bu kente yerleşen Efesliler, yeni adlarıyla İzmirliler, çok geçmeden kuzey komşuları Eoliyenler'in kıskançlık ve düşmanlıklarını çekerek, bunun sonucunda da saldırılarına uğrayarak memleketlerinden kovuldular ; Kolofon kentine çekildiler. Bu Eoliyen saldırısı, İzmir'in başına gelen ilk felaket ve işgali oluşturur..
   Çok geçmeden, M.Ö. 1015'de, Kolofonlular'dan kuvvet ve yardım alan İzmirliler, kentlerini yeniden ele geçirirler. Bu da İzmir'in ilk kez düşman elinden alınışıdır !..
   Genç belde şimdi de Lidyalılar'ın gözlerini kamaştırmaya, ağızlarını sulandırmaya başlamıştır. İlk Lidya saldırısı M.Ö. 845'de yapılmıştır. Lidya'nın yaptığı kuşatmaların birinden, Frigyalılar Lidyalılar'a saldırdığı için kurtulan İzmir, daha sonraları Lidya Kralı Sadyat'ın oğlu Alyat tarafından zapt edilmiştir. Ancak Lidyalılar'ın eline geçen, artık bir kent değil, bir yanmış toprak, bir küme yıkıntıdan ibarettir. Çetin, amansız ve müthiş saldırılar sonucunda ya kentte bir yangın çıkmış, yahut da kenti teslim etmek istemeyen İzmirliler kasten yakmışlardı. Bu trajediden sonra yersiz, yurtsuz ve sefil hale düşen İzmirliler tam 400 yıl, civar köyler ile dağlar ve ovalarda dağınık bir göçebe hayatı yaşadılar..
  Şehir bu haldeyken de işgallere uğradı ve el değiştirdi.. M.Ö 540-498 arası İranlılar, Yunanlılar, M.Ö. 477'de Ispartalılar, yine İranlılar, yine Ispartalılar, M.Ö.394'de yine İranlılar ve M.Ö. 329'da B.İskender..
   Pausanias ; Büyük İskender'in Pagos dağında (Kadifekale) bir çınar ağacı altında gördüğü rüyada Nemesis tanrıçalarının, tam uykuya daldığı yerde yeni Smyrna kentini kurması için kendisine ilham verdiklerini anlatmaktadır..
   İskender'in M.Ö. 323'deki ölümünden sonra çıkan kargaşada Makedonya'ya isyan eden Pamfilya-Lidya- Frigya Valisi Antigon, M.Ö. 307'de, İzmir'i de içine alan krallığını kurdu. Antigon tarafından inşasına başlanan ve Lysimakhos/Lizimak tarafından tamamlanan ikinci İzmir kentinin bir bölümü şimdiki Kadifekale'nin kuzeyinde, aynı dağ üzerinde, diğer bölümü de ovada olmak üzere kurulmuştu. Kentin bu aşağı bölgedeki basık bölümü, tanrılara danışıldıktan sonra Meles olarak adlandırılmış olan akarsu ile körfez arasında bulunuyordu..
   Yeni kentte süslü binalar yapılması, birbirini dik olarak kesen ve hatta direkli kemerlerle süslenen caddeler açılması gecikmedi. Truva kuşatmasını anlatan "İlyada" destanını yazan Şair Homeros'un anısına, Meles ırmağı kıyılarında yükselen bir tapınak yapıldı ve adına Homerium denildi. Kentin kurulmasının esin kaynağı olan Nemesis ile Tanrılar Anası namına yaptırılan diğer tapınaklar da, kentin ovadaki bölümünde inşa edildi. Akropol, yarış yeri, tiyatro ve agora ile kemerler, dağın eğik yüzeyinde kuruldular. Kentin liman girişi geceleri bir zincir ile kapatılırdı. Bu girişin çevresinde de insanlar iskan edilmişti. Hemen hemen deniz seviyesinde ve ırmağın getirdiği tortulardan oluşan kentin aşağı bölümünde yağmur sularının akıp gitmesi için lağımlar yoktu ; yağmurlu ve fırtınalı havalarda sokaklar suya boğulurdu, genel olarak bir pislik vardı..
   Yunan coğrafyacı Strabon, M.Ö. 1'nci yüzyılın sonlarına doğru kaleme aldığı ünlü "Geographika" adlı eserinde ; Smyrna'nın kendi zamanının en güzel İon kenti olduğunu yazmaktadır. Kent ; Pagos dağı ile deniz arasında uzanıyordu ve özellikle liman çevresinde yerleşim yoğundu. Kentin Hippodamos sisteminin kuralları doğrultusunda, birbirine dik planlanmış düz sokakları büyük taşlarla döşenmişti..
   Strabon kitabının iki bölümünde ; eski belde ile kendi zamanındakinin ( 2.İzmir) arasında 20 stad (3,6 km) bir uzaklık olduğunu yazar ve der ki : "Bir İzmir Körfezi, bir de İzmir kenti vardır. Bunlardan başka olarak da, şimdikinden 20 stad uzaklıkta, eski İzmir'in bulunduğu başka bir körfez vardır.."
   Strabon'un bu açık tanımlamasına göre eski İzmir, bugün dolmuş ve kapanmış olan Bornova koyunun içindeydi. Meles çayının getirdiği tortuların önemi dikkate alınırsa, eski zamanlarda denizin bugünküne göre daha içerilerde olduğu anlaşılır. O halde eski İzmir'i bugünkünden başka bir körfez içine oturtmalıdır. Bugün Bornova'nın güneybatısında harabelerle dolu bir yer vardır ki, şimdi Eski İzmir ( Palea Smyrna) denilen bu yerde, İlk İzmir kentinin kurulduğu anlaşılmaktadır.. 




4 Ocak 2013 Cuma

RADYO GÜNLERİ !..

  

   İlk olarak 1950 yılında, Mühendis Hilkat Bolulu tarafından kurulan İzmir Radyosu, Fuar döneminde yaptığı yayın ile işe başlamış, 47,62 m. 6300 Kilocycle dalga uzunluğu üzerinden yayın yapmıştır. Fuar sezonu bitince o da yayınını durdurmuştur !..
   İzmirlilerin sürekli bir radyo istemeleri üzerine, Belediye Başkanı Rauf Onursal, Mühendis Hilkat Bolulu'dan radyoyu satın alarak belediye bünyesinde bir radyo kurulması için hükumetle yaptığı görüşmelerin sonucunda,  Bakanlar Kurulu kararıyla, 16 Mart 1951'de İzmir Radyosu sürekli yayına başlamıştır. Trakya ve Ege bölgeleri de bu radyonun kapsamına alınmıştır..
   1 Mart 1952'de ; anten gücünü artırmış, program içeriğini geliştirmiş, yeni stüdyolar ve kumanda teşkilatları ile donatılmış bir binada olmak üzere, Basın Yayın Genel Müdürlüğü'ne devredilmiştir..
   İzmir Radyosu ; Müdür Ümit Halil Demiriz başkanlığında radyo programlarını geliştirmek için oldukça kısıtlı olanaklarla çalışmalar yapmıştır. Yerli elemanlar yetiştirmek amacıyla kurum bünyesinde akademik bir çalışma sistemi kurulmuş durumdadır..
   Sabahları Edip Erten, Mehmet Kasabalı, Fikret Karahan, Ali Duyarlar gibi müzik hocaları tarafından solfej, nota, usul dersleri verilmekte ; öğleden sonra ise saat 14:00'e kadar, sonraki günün provaları yapılmaktadır.
   Niyazi Erten Kuarteti (1960'lı yıllarda Faikbey'deki Gözümoğlu yazlık sinemasında, film öncesi program yapan Niyazi Erdem olabilir mi acaba ?..) ile Şefik Uyguner Triosu adında iki caz orkestrası bulunan İzmir Radyosu'nda Batı Müziği programı da hazırlanmaktadır..
   Güzin Ergün, Müjgan Akçeli, Mürvet Güdücü, Güzide Çelebi, Güler Özgeçit, Fikret Karahan, Kemal Mısırlı, Alaattin Şensoy, Adem Özesiner, Emin Gündüz, İsmet Tarhun 1950'li yıllarda İzmir Radyosu'nda çalışan sanatçılardan bazılarıdır..
   Klasik koro Cüneyt Orhon tarafından yönetilmekte ; ayrıca Mustafa Hoşsu yönetiminde Yurt Türküleri Korosu bulunmaktadır..

  

   1954 yılında Arif Sami Toker'in radyonun müzik şefliğine atanmasıyla radyo programlarının niteliği daha da artmıştır.
   Hızla gelişme kaydetmesine rağmen İzmir Radyosu henüz bütünüyle dinleyicilerin beğenisini kazanamamıştır. "Türkiye İktisadi Kalkınma Mecmuası"nın Temmuz 1956 sayısında, bir dinleyici radyoyu şöyle değerlendiriyordu :
"İzmir Radyosu, ne taraftan bakılsa, mahalli bir radyo olmaktan kurtulamamıştır. Bu durumdan biz İzmirliler şikayetçi miyiz ? Hayır !.. Şimdilik bizlere yetmekte. Tarihi 'Aydın Çukuru' onu bu haliyle benimsemiş görünmektedir. Zaten sesini duyurabildiği yurdumuzun kıyı bucağı onu bu mahalli havası içinde sevip dinlemeye çalışmıyor mu ? Gönül ister ki kendi en yakın muhitimizden bize ses veren bu radyo, bilhassa müzik alanında keşke daha da mahalli kalabilse.. Milli havalarımız pek zengin bir bölge olan şu muhiti, tam anlamıyla yansıtıp kucaklayabilse.. İzmir Radyosu bugün, böyle musikiye olanca ihtiyacıyla imkan verebiliyor mu ? Sanmıyoruz.. Çünkü mahalli müzik,o zengin hazine, radyomuz da aksine pek ilkel, pek öksüz, pek fakir bırakılmıştır.." 

    

   1950'li yıllarda devlet radyolarının giderek Demokrat Parti iktidarına hizmet eden bir kitle iletişim aracına dönüştürüldüğü bilinmektedir..Örneğin 1 Ekim 1958'den itibaren her haber bülteninde "Vatan Cephesi"ne katılanların adları okunmuştur. Bazen gelişigüzel isimlerin de uydurulduğu bilindiği için, "Vatan Cephesi uygulamaları sayesinde, 35 milyonluk Türkiye nüfusu 70 milyona yükseldi !.." esprileri yapılmıştır. Radyonun uygulamalarına tepki olarak birçok ilde "Radyo Dinlemeyenler Cemiyeti" kurulmuş ve radyolarını mühürleten insanlar da giderek artmıştır..
   1960 askeri darbesinin ertesi, 30 Mayıs 1960'da, Ahmet Angın, "Demokrat İzmir" gazetesinde şunları yazmıştır :
"...Zaman oldu 'Vatan Cephesi' diye kafamı şişirdin, zaman oldu, mucize gösteren bir peygamber edasıyla ölüleri dirilttin, zaman oldu aynı edayla hayvanları insan gibi gösterdin ve en kötüsü zaman oldu ; ona, buna, şuna, bana, vatandaşa küfrettin. Ama üç gündür, seninle barışığız artık radyom.."




(HÜLYA GÖLGESİZ GEDİKLER'in "1950'li Yılların İzmiri" kitabından alıntılar yapılmıştır)

31 Aralık 2012 Pazartesi

KIRIK ANILAR LİMANI !...

 


   Yeni bir yıla daha giriyoruz.. Gerçekleşememiş hayaller demetinden biri daha kopuyor.. Demet bittiğinde bu, bizim de sonumuzun geldiğini mi gösteriyor acaba ?..Tabii ki değil.. Mutasyona uğrayan her canlı gibi, yeni ortama uyuyor, yeni beklentilere yelken açıyoruz..Vazodaki solan çiçekleri yenileriyle değiştirircesine,biz de umutlarımızı, hayallerimizi yeniliyoruz..
   Çocukken, kaç yaşına kadar yaşamak istediğime dair bir soruya, "2000 yılını göreyim, yeter !" diye yanıt verdiğimi hatırlıyorum.. Şimdi aynı soruyu sorsalar, "Cumhuriyet'in yüzüncü yılını, kuranları hayırla anan bir çoğunlukla birlikte kutlamak isterdim" diye yanıtlarım.. Her şeye rağmen, karşılaştığımız ve maruz kaldığımız her türlü musibete rağmen : "Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim.." 
   Güzelyalı'da, Göztepe'de her yürüyüşümde sanki bir köşe başından çocukluğumdan, gençliğimden tanıdığım birileri çıkacak sanıyorum.. Kasap Figo, Kasap Yaşar, Berber Selim ve İlhami, Mavi Köşe, Foto Rüştü ve Fehim, postanenin "az saçlı" müdürü, camcı Şevki, Twiggy Butik ( sahibi olan, semtin ilk uzun saçlı ve sakallı tiplerinden gencin çok güzel liseli bir kızla olan aşkı dillere destandı.. sonunda ailelerini razı ederek evlendiler), "La Jeunesse" pastanesi (Sezen Aksu'yu, ileride meşhur olacağını aklıma bile getirmeden, şiirlerini okurken dinlediğim yer), Göztepe'de bakkal Kenan, berber Halil (Muhtar Ahmet'in kalfası, benim saçlarımdan ne çekmişti !), rahmetli Osman Çırçır ağabeyin kahvesi, İskele Gazinosu ve unutulmaz kadrosu, Yeşim ve Şortan pastaneleri (Gençlik aşklarının filizlenip boy verdiği mekanlar), Ahmet Cücen ağabeyin lokali, Kuloğlu kasabı Ahmet ağabey, oğulları Ali ve Celal, rahmetli olan "doktor" Ergun, "Kastelli" Coşkun, Hürriyet ve "arap" Sülo... "Kör" Alper vardı, ne yapıyor acaba ? "Amerika'ya gideceğim" der, başka laf etmezdi ve sonunda gitti de.. İsveç'e gidenler de oldu .. Ne günlerdi ama..
   Valikonağı'nda ikizler vardı örneğin.. Yaklaşık 1.50 boylarında, belki de biraz daha kısa !.. Şirin tiplerdi.. Yaşlarını da, minyon olduklarından, fazla göstermezlerdi.. Hep ikili gezerlerdi..Avukat olduğu söylenen, yaz kış kısa kollu gömlekle gezen, 1.90'lık filan birini de anımsıyorum.. Sadıkbey'de iki samimi arkadaşım vardı : Ali Ulvi Baradan'ın oğlu, Ümran Baradan'ın kardeşi İsmail ve Tanju Demirbulak.. Tanju'nun oturduğu sahildeki apartmanda, Sibel (Sybil) diye bir kız vardı.. Annesi Türk, babası NATO'da görevli bir ABD'li subay.. Bütün semtin delikanlıları peşinden koşardı..Yaklaşan "serbest aşk" furyasının, hippi felsefesinin  habercisiydi de ondan !..
   Yine şu anda ABD'de yaşayan Şevki Erbezci vardı örneğin.. Fırlamanın önde gideni.. Bir gün Göztepeliler lokalindeyiz.. Darbe öncesi en karışık günler.. Bir gece aniden lokale dalan Şevki, oyun oynayan Hürriyet'in yanına gitti, oturdu ve gayet ciddi bir yüz ifadesiyle, "Yahu arkadaşlar, duvarlara HALKA HÜRRİYET yazmışlar, haberiniz var mı ?" diye sorunca ortada ne oyun kaldı ne bir şey !.. Şakaya maruz kalan Hürriyet ve Süleyman'ın kız arkadaşları Ankara'da üniversitede okuyorlardı. Bir gece otomobille onları görmek üzere çıktıkları yolculukta geçirdikleri uğursuz bir kaza, genç yaşta aramızdan ayrılmalarına neden oldu..
   Yanılmıyorsam, 1972'yi 1973'e bağlayan yılbaşı gecesi için, bir grup arkadaş, Kadifekale'de bir gazinoda yer ayırtmıştık.. Gelecek olanlardan birisi de, askerden izne gelmiş olan, Tanju idi.. Onu alıp birlikte gitmek ve diğerlerine katılmak arzusuyla gittiğimde karşıma büyükannesi çıktı : "aman çabuk yetiş, seninki dağıttı" dedi ve beni banyoya götürdü.. Karşılaştığım manzara şuydu : Üzerinde bahriyeli gömleği ve şortu, kafasına komando gibi bir bant bağlamış bir tip banyonun zemininde oturmuş, önünde küçük bir portatif teyp, çalıp duran bir 45'lik.. Bittikçe tazelenen bu şarkı ise, "Bir Teselli Ver" !.. Yanında da boş bir votka şişesi..Urla İskele'de bir yaz aşkı olarak başlayan ve sonra çok ciddi bir ilişkiye dönüşen "büyük sevda masalı", onun askere gitmesini fırsat bilen kızın ailesinin baskısı sonucunda bitmişti.. O gece ; onu teselli etmek, sızıncaya kadar o şarkıyı arka arkaya dinlemek, sonra büyükannesinin yardımıyla yatağına yatırmakla geçti.. Oradan saat 11 gibi ayrılabildim.. Yine de geri sayıma, limonata tadında bir votkaya ve üç-dört dilim meyveye yetişebildim !.. Arkadaşlık böyle bir şey işte !..
   Saygı ve sevgilerimle, herkesin yeni yılını kutlarım..      
 

26 Aralık 2012 Çarşamba

KAHVEHANELER ...



   Benim kahvehane ile tanışmam 1972 yılında, bitmek bilmeyen okul boykotları sırasında başladı.. 1980 yılında evlenmem ile son buldu. Aslında, 1975-1977 yılları arasında sık sık gittiğim yerlerdi.. Gittiğim ilk kahvehane Bornova'da idi.. İki yıl boyunca devamlı gittiğim iki kahvehane vardı. Önce rahmetli Osman Çırçır ağabey ile ortağı Karşıyakalı Yılmaz ağabeyin işlettiği, Göztepe İskele Gazinosu yanındaki kahvehaneye gittik, daha sonra da Göztepe Şortan Pastanesi yanındaki Göztepeliler Lokaline.. Orayı da, Allah uzun ömür versin, Ahmet Cücen işletiyordu.. Kasada "moruk" lakaplı, son derece gırgır yaşlıca biri vardı ama belleğim bana sık sık ihanet eder olduğundan, şu anda adını hatırlayamıyorum. Ama çay ocağının başında biri vardı ki o unutulmaz : Yıldıray..
   Osman ağabeyin kahvehanesi ilk açıldığında, Perşembe günleri yalnız hanımlara uygulaması başlattılar.. Bundan habersiz gittiğimiz ilk Perşembe günü de unutulmaz !.. İçeride bir curcuna ki görülmeye değer.. Bilardo masasının üzerinde küçük çocuğunun altını değiştiren bir hanımın görüntüsü şu an bile gözlerimin önünde !..  Ne günlerimiz geçti orada.. Bilardo, yeni öğrendiğimiz briç, ohel, king, maça kızı ve okey.. Epey doyurucu olmuş ki, evlendiğim 1980 yılından sonra bir kere bile adımımı atmadım !..



   Türk toplumunda kökü 16. yüzyıla kadar uzanan kahvehane kültürünün İzmir günlük yaşamında, 1950'li yıllarda da önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir..
   Sigara, kahve, çay ve nargile içilen bu mekanların ; mahalle kahvesi, oyun kahvesi, esnaf kahvesi ve sabahçı kahvesi gibi birçok çeşidi vardır. O dönemin gazetecilerinden Nuran Yuluğ ; mahalle kahvelerinde ihtiyar ve orta yaşlılar uyuklamakta veya çeşitli konularda dedikodu ederken, gençlerin de camdan dışarıyı gözlediklerinden bahseder.
   Oyun kahvelerinde tavla, iskambil, altmışaltı, briç, bezik, domino, dama, bilardo ve hatta küçük çocuklar gibi meşe oynanırdı. Çok az kahvede de satranç bulunurdu..
   1950'li yılların İzmir'inde, özellikle Konak ve Kemeraltı çevresinde değişik eğilim ya da meslek gruplarından insanların bir araya geldikleri kahvehaneler vardı. Kemeraltı'da Şifa Eczanesi yakınındaki Hacıalipaşa Kahvesi ve Ragıppaşa Kıraathanesi de dönemin seçkin insanlarının buluşma yerlerinden idi.. İstanbul Şehir Tiyatrosu sanatçıları İzmir'e geldiğinde Ragıppaşa Oteli'nde konaklarlar ve Ragıppaşa Kıraathanesi'nde oyalanırlardı..
   Şükran Lokantası'nın ön tarafında yer alan Şükran Kahvesi ise daha çok öğretmen ve aydın memurların buluşma yeriydi.



   1950'li yılların İzmir'indeki ünlü kahvehanelere bir göz atılacak olursa akla ilk gelenlerden biri, Ballıkuyu'daki Mumcu Kahvesi'dir. 150 yıllık kahvehanenin ilk sahibi, Mumcuzadeler'den Mustafa Bey'dir. Çevredeki Museviler de çoğunlukla bu kahveye giderek meşe oynamaktaydılar.. 1940'lı yılların sonları ve 1950'li yılların başlarında Eşrefpaşa'lı bıçkınların takıldığı bir mekan olarak da ünlenmişti. Kahvehanede koç ve horoz dövüşleri de yapılıyordu..1950'li yılların ortalarında ise, Zeki Müren ve Müzeyyen Senar burada konser vermişlerdi..
   Halil Rıfat Paşa'daki, adını kurucusunun fayton plakasından alan, "Doksan beşin kahvesi" de bu yılların ünlü kahvehanelerindendir..
   Yenişehir Caddesi üzerinde aynalı ve camlı kahvehaneler bulunuyordu. 1950'lerde İzmir Belediye Meclis Üyesi İsmet Uç'un kahvesi, DP'lilerin önemli siyasi toplantılarının yapıldığı bir yerdi..
   Tepecik'deki Aynalı Kahve ve İkiçeşmelik'teki Sanatkarlar Kahvesi, herhangi bir eğlence düzenleneceğinde sanatçı bulmak amacıyla gidilen mekanlardı..
   Altınpark'da Osman Alyanak'ın kahvesi (İhsan Alyanak'ın babası) , Dönertaş'ta Hatuniye Kahvesi, Altınordu Lokali ve Damacılar Kahvesi, Dönertaş'ın karşısındaki Emin'in kahvesi, diğer önemli mekanlardandı..



   Karşıyaka'da ise ; İstasyon Kahvesi, Santral Kahvesi, Fatma Hanım'ın Kahvesi ve Zeki'nin Kahvesi bulunmaktaydı.
   Nargileleriyle ünlü kahvehaneler ise şöyle sıralanıyordu :
Şadırvanaltı Camii yakınındaki Cevdet'in Kahvesi, Kızlarağası Hanı yakınlarındaki kahveler, Kemahlı Kahvesi, Fuar içindeki Menekşe ve Villa Çay Kahvehaneleri, Bostanlı'daki Egemen Kahvesi, Güzelyalı'da Levent'in Yeri ve Eşrefpaşa'daki Hakkı'nın Yeri... Altınpark'taki Osman Alyanak'ın kahvesinde 50-60 nargile bulunurdu ve her nargilenin bir sahibi vardı !.. Akşam camiden çıkan müdavimlerin nargileleri önceden hazırlanır ve sahibi gelir gelmez hemen yakılırdı..
   Fuar'daki Villa Çay adeta bir kahvehanecilik okuluydu. Pek çok kahvehane sahibi buradan yetişmişti..

 

HÜLYA GÖLGESİZ GEDİKLER'in "1950'li Yılların İzmir'i" adlı kitabından alıntılar yapılmıştır.. 
   

21 Aralık 2012 Cuma

ÇOCUKLUK DÖNEMİMİN SİNEMALARI..

      

   1950'lerin başlarında İzmir'de ve yakınlarında toplam on iki kapalı sinema bulunuyordu. Merkezde yedi, Karşıyaka'da üç, Bornova'da ve Buca'da ise birer sinema..
   İzmir'deki Elhamra ve Tayyare sinemaları İstanbul Beyoğlu ve Avrupa sinemaları ayarındaydı. Milli Kütüphane'nin bitişiğindeki Elhamra ; içindeki fresk türü resimleri, büyük avizesi, yuvarlak arkalıklı ve sert vinil döşemeli koltukları ( son yıllarında çok gıcırdaması rahatsızlık veriyordu ) , muhteşem bordo-kırmızı kırmalı sahne perdesi ile güzel bir sinemaydı.. Genellikle Cumartesi günleri annemle 14:15 seansına gittiğimiz bu sinema aynı zamanda benim tiyatro ile ilk tanışmama da vesile olmuştu.. Yanlış anımsamıyorsam Nisan ayında İzmir turnesine gelen Kenter Tiyatrosu, üç-dört oyununu burada sergilerdi.. Yıldız Kenter, rahmetli Müşfik Kenter ve Şükran Güngör, Pekcan Koşar, Kamuran Yüce gibi aktör ve aktrislerin o doyumsuz sahne şölenlerini unutmak mümkün değil..1960'ların başlarında izlediğim Necati Cumalı'nın Nalınlar ve  Derya Gülü ; Anton Çehov'un Martı'sı ; Hidayet Sayın'ın Pembe Kadın adlı oyunlarını hala anımsıyorum..
   Sinema filmlerinden de unutamadıklarım : Normandiya çıkartmasını anlatan En Uzun Gün, Üç Silahşörler, Monte Cristo Kontu, Neşeli Günler (The Sound of Music), annemin çok sevdiği Romy Schneider'in oynadığı Sissy serisi.. Bol figüranlı büyük prodüksiyonlardan Ben-Hur, On Emir, Kleopatra.. Çocukluk düşlerimin sanal mimarları !..  
   Kordon'daki Tayyare Sineması ise genellikle gözlerden uzak olmaya çalışan aşıkların tercihi idi. Annemle gidemediğimiz Cumartesi günleri beni sinemaya götürme görevi, benden on yedi yaş büyük, en küçük dayıma kalıyordu !.. Uzun boylu, yakışıklı ve benim çocukluk idolüm olan dayım ve kız arkadaşının yanında, bazen kendimi istenmeyen bir piknik sepeti gibi hissettiğim bir sinema idi Tayyare.. Bu sinemaya daha 1940'lı yılların başında Carrier klima sistemi kurulmuş fakat, kentteki elektrik voltajının düşüklüğü nedeniyle, ancak 1950'lerde çalıştırılabilmişti !..

   

   Bunların dışında Mezarlıkbaşı'nda ; Yeni, Saray, Lale, İnci ve Tan sinemaları ; Gaziler Caddesi üzerinde, 1951 yılında açılan 2187 koltuklu Büyük, Yıldız, İkbal ve Kulüp sinemaları yer almaktaydı.. Bunlardan Yeni, Yıldız, İkbal ve Kulüp sinemalarına gittim, diğerlerine gitmek nasip olmadı.. Yeni Sineması, renkli filmlerin daha iyi izlenebilmesi için 1956 yılında, yalnızca İstanbul'daki bir sinemada bulunan, "Sunnyscreen Panoramik sinemaskop" diye adlandırılan gümüş fosforlu perde kurmuştu..
   Yine gitmediğim sinemalar arasında yer alan, Eşrefpaşa'da 1950'lerin sonlarında açılan 1127 koltuklu Şenocak, Kemalpaşa Caddesi üzerindeki Ses sinemaları da vardı..
   Kemeraltı'nda Os-Ka Pasajı içinde, yine 1950'li yılların sonunda açılan Konak, sonraki yıllarda açılan, İkinci ve Üçüncü Beyler arasındaki Şan ve Üçüncü Beyler Sokağını Kemeraltı'ya bağlayan kısa yol üzerinde Sema ve Midhatpaşa Caddesi üzerinde, Küçükyalı'daki Köşk Sinemasını da saymak gerekir.. Köşk, 1957 yılı Nisan ayında açılmıştı. İyi bir havalandırma ve serinletme düzeneğine sahipti ve kışlık sinemalar içinde en fazla kadın seyircisi olan sinema idi..
   Karşıyaka'da ise ; Melek, Ferah ve Elif sinemaları bulunuyordu. Oynattıkları filmlerin genellikle ikinci vizyon olması nedeniyle, sinemasever Karşıyakalılar iyi filmleri izlemek için İzmir sinemalarını tercih ediyordu.
 
   

   Bir de İzmir'in olmazsa olmazı açık hava sinemaları vardı.. Genellikle mahalle aralarında yer alan bu tip sinemaların sayısı 1957'de altmış kadardı..
   En belli başlı olanları sıralamak gerekirse ;
   Eşrefpaşa'da : Şenocak, Mumcu, Bahar ve Lozan ; Mektupçu'da : Çamlık ; Alsancak'ta : Ege, Ünüvar, Şölen ve Yeni Ses ; Köprü'de : Venüs ; Karataş'ta : Enhoş ; Karşıyaka'da : Zafer ve İpek ; Alaybey'de : Hale ; Örnekköy'de : Yeşilbahçe ; Bayraklı'da : Işık ; Tilkilik'te : Altınordu ; Buca'da : Nurpark ; Bornova'da : Ses ;  Kahramanlar ve Kestelli'de Doğan sinemaları sayılabilir..
   Güzelyalı'da ise ; Gözümoğlu, Sahil ve Vadi sinemaları sayılabilir.. Bir de Holywood sinemasından bahseden bir kayıt gördüm ama ben ona yetişemedim herhalde.. 1964'den önce kapanmış olması  gerekiyor..
   Eşrefpaşa'daki Lozan Sineması yabancı film oynatırdı. Az eğimli bir arazide, setler halinde üç katlı olan sinema, 3 binden fazla izleyici alabilecek kapasitedeydi !.. Perdesi üç katlı bir ev yüksekliğinde olan sinemanın büfesi de neredeyse bir mahalle kahvesi büyüklüğündeydi..