17 Mart 2013 Pazar

İZMİR'İN ORTA YERİ TİYATRO !...


 

   İzmir'de bugünkü anlamda düzenli gösterilerin yapıldığı ilk tiyatro, 1775 yılında, Amatör Tiyatrocular Topluluğu tarafından oluşturulmuştur. Bu grubun temsiller verdiği tiyatro binası, 1797 yılında şehirde çıkan karışıklıklar sırasında yanmıştır. Bu tiyatro hakkında, yaklaşık elli yıl sonra, La Spectateur Oriental Gazetesi, 20 Şubat 1824'de şunları yazmıştır :
"Bundan kırk elli yıl öncesinde, ticaret yaşamının parlak günlerinde, İzmir çok çeşitli eğlence yerlerini  barındıran bir kentti ve bu nedenle Doğu'nun Küçük Paris'i diye anılıyordu. Kentin diğer sosyal ve kültürel kuruluşlarının yanında, tiyatro amatörlerinin parasal katkılarıyla inşa edilip işletilmekte olan güzel bir de tiyatrosu vardı. Bu amatörlerin bir kısmı, yeteneklerini İzmir'in seçkin Avrupalı sosyetesi önünde bizzat sergilemekten de zevk alan kişilerdi.."
   Kısacası ; İzmir'in tiyatro ile tanışması, hele diğer büyük Osmanlı kentleriyle karşılaştırılacak olursa, epey erken tarihlerdedir..
   Gerçekte İzmir'i hiç görmemiş olan bazı Batılı yazarların bile, tiyatro yapıtlarının konularını İzmir'den seçtikleri görülmektedir. Örneğin Carlo Goldani'nin İzmir Emprezaryosu adlı eserinde olduğu gibi.. Oyundaki emprezaryo, tamamen düşsel bir karakter de olsa, olayların İzmir'de geçmesi bir bakıma, kentin o dönemde ulaştığı ünü ve sosyal kültürel düzeyi kanıtlamaktadır.
   İlk tiyatro, yandıktan sonra 1824 yılına kadar zaman zaman Frenk Gazinosu'nda etkinliklerini sürdürmüştür.
23 Aralık 1824 tarihli gazeteler ise, İzmir'in yeni tiyatrosunu tanıtmaktadırlar.. La Spectateur Oriental ; "Philip Octave.. Sayın halkımıza, kendilerine hoş bir eğlence sunabilmek üzere Il Vecchio, Buriato da Un Finto Astronomo Ossia Lo Sposalizio d'un Avocato adlı bir pandomim-bale gösterisi temsil edeceğini duyurmaktan kıvanç duyar.."



   İzmir'de tiyatro etkinlikleri daha çok kış aylarında yoğunlaşmaktadır. Yaz aylarında ise, iklim gereği, yabancılar ve varlıklı azınlıklar çevre köylerine gitmektedirler. Buna rağmen, aşağıdaki gazete haberi, yazlık alanlarda bile gösterilerin devam ettiğini göstermektedir :
Deux Billets" ( İki Bilet ) ve Le Retour Imprevu ( Beklenmeyen Dönüş ) adlı yapıtlar, aslında bazıları Fransızca'ya çok da hakim olmayan genç oyuncular tarafından, olabildiğince iyi temsil edilmiştir. Özellikle 'Beklenmeyen Dönüş'te Mme.Bertrand, alkışlarla karşılanan, çok başarılı ve doğal bir rol yeteneği sergilemiştir.."
   Théatre des Amateurs de Boudja (Buca Amatörler Topluluğu Tiyatrosu) tiyatro grubunun 27 Haziran 1829 Cumartesi günü Buca'da, kalabalık ve seçkin bir seyirci topluluğuna sunduğu gösteriye ait bu haber La Courrier de Smyrne gazetesinin 5 Temmuz 1829 tarihli sayısında yayımlanmıştır..
Kentte tiyatroların ve tiyatro oyunlarının hemen daima gündemde olması, İzmir'e gelen yabancı gezginlerin bir çoğunun da dikkatini çekmiştir. Bunlardan biri, masallarıyla dünyaca ünlenmiş Hans Christian Andersen' dir. 1838 yılında vapurla yapmış olduğu bir gezinin izlenimlerini aktardığı A Poet's Bazaar adlı yapıtında Andersen, kıyıya çıkınca ilk olarak bir tiyatro afişiyle karşılaştığını yazar. Bu, bir Fransız tiyatro trupunun, Les Premiers Amours ( İlk Aşklar ) ve La Reine de Seize Ans ( 16 Yaşındaki Kraliçe ) adlı temsillerinin afişidir..
   İzmir'deki tiyatro etkinliklerinden bahseden bir diğer ünlü yazar da, Gustave Flaubert'tir. 1850 yılında kentte birkaç gün kalan yazar, bu kısa süre içinde Fransız kumpanyası Daiglemont trupunun temsil ettiği Passe Minuit ( Gece Yarısından Sonra ) ve  La Seconde Année ( İkinci Yıl ) adlı oyunları izlediğini gezi notlarında belirtmiştir..
   Yine 1843 yılında, kentte yalnızca bir gün kalabilen Gerard de Nerval, o akşam tiyatroda Donizetti'nin bir operasını izlediğini belirtir..

    
Andersen                      Flaubert                      Nerval

   Gökhan Akçura, "İzmir Şehir Tiyatrosu" adlı kitabında ; 1841 yılında İzmir'de Théatre Euterpe adlı yeni bir tiyatro binasının hizmete girdiğini anlatır.. 1874 yılına ait bir haritanın incelenmesinden, bu tiyatronun o yıllarda var olduğu ve Rue des Roses ( Gül Sokak ) üzerinde yer aldığı anlaşılmaktadır. Dönemin gazeteleri salonun yaklaşık 400 kişilik olduğunu, iki sıra loca, amfiteatr şeklinde bir galeri ve çoğu numaralı sıraların bulunduğu bir parterden oluştuğunu yazmaktadırlar..
   1860'lı yıllarda ise, Théatre de Smyrne ( İzmir Tiyatrosu ) devreye girer. Euterpe Tiyatrosu'nun bulunduğu Gül Sokağın paralelindeki Garbi Sokak'tadır bu tiyatro, bu yüzden de sokak Rue de Théatre (Tiyatro Sokağı) diye adlandırılır.
   "İzmir Tiyatrosu" 16 Kasım 1884'deki büyük yangında yanmıştır. Bu yangından sonra kentte, tiyatro etkinlikleri Apollon Tiyatrosu ve benzeri yerlerde sürdürülmüştür. Bunlardan biri de Alhambra ( Elhamra ) Tiyatrosu olmuştur. Stanboul gazetesinin 9 Haziran 1885 tarihli haberine göre ; bir İtalyan trupu, burada La Traviata'yı temsil etmiştir..
   Stamboul Gazetesi sekiz yıl önce de, 7 Kasım 1877'de, opera oyuncularının, M. Labruna adlı, Mısır'dan İzmir'e gelmiş bir emprezaryo tarafından getirtildiğini, 1878 yılı başlarında da La Favorite ve Ruy Blas oyunlarını temsil ettiklerini de yazmıştır.. Aynı gazetenin 17 Ocak 1878 tarihli sayısı ; İstanbul'un bile böyle bir olanaktan yoksun olduğuna ve bu yönden İzmir'in, sanatsal etkinlikler açısından, çok iyi durumda olduğuna dikkat çeker..



   Yine bu yıllarda Türk halkına yönelik tiyatro etkinlikleri de yavaş yavaş başlamıştır. Efdal Sevinçli'nin "İzmir'de Tiyatro" adlı kitabından ; İstanbul'dan bir Ermeni trupunun, 1862-64 yılları arasında İzmir Tiyatrosu'nda temsiller verdiğini öğreniyoruz..
   Türk halkına hitap eden Türkçe tiyatro gösterileri ise 1880'lerin ortalarından sonra oynanmaya başlamıştır. Bu temsiller, genellikle İstanbul'dan gelen ve oyuncularının hemen tümü Ermeni asıllı olan tiyatro trupları tarafından oynanmaktadır.
   1887 yılında, Ramazan ayı içinde, Bekliyan Efendi'nin yönetimindeki "Temaşa-i Osmani" adlı tiyatro kumpanyası İzmir'de Fransızca ve Türkçe temsiller vermiştir. Aralarında Virgini Karakaşyan ve Şirinyan gibi ünlü kadın oyuncuların da yer aldığı bu trup ; Ango'nun Kızı, Girofle Girofla, Orfe'nin Cehenneme Girişi ve Güzel Helen gibi Fransızca ; Arif'in Hilesi, Pembe Kız, Köse kahya ve Leblebici Horhor Ağa gibi Türkçe oyunları sergilemiştir.
   1894 yılında ise, Birinci Kordon'da ( Bella Vista ), ünlü Sporting Club hizmete girer. Sosyal bir kulüp olmasının yanı sıra düzenli bir gösteri salonuna da sahip bulunmaktadır. 10 Ekim ve 4 Kasım 1894 tarihli Ahenk gazetesinde, Paris'ten bir tiyatro kumpanyasıyla anlaşıldığı ve kulüp salonunda temsiller vereceği yazmaktadır..
İkinci Meşrutiyet'in duyurulmasıyla Osmanlı ülkesinde akıl almaz bir hızla ortaya çıkan siyasal coşku ve bu coşkunun yansıması olan gösteriler, kendisine tiyatro sahnesinde de yer bulmakta gecikmez. Tiyatro, güncel politikanın içindedir artık. Öfkesini, hıncını dile getirmek için oyun yazmak en kolay yol olmuştur. Birbiri ardına Jön Türklerin serüvenlerinden, Abdülhamid'in yaptıklarına ve yaptırdıklarına değin uzanan içerikleri ile yeni yeni piyesler sahnelerde yerlerini alırlar.. Tiyatro artık bir tutkudur ve bu tutkuyu İttihat ve Terakki beslemektedir.. Öyle ki ; yenilikçi, öncü olmak sorumluluğunu yüklenen Cemiyet üyesi subaylar, Türk kadınının topluma katılımını sağlamak amacıyla, İzmir'deki Sporting Club'da, Şubat 1909'da bir gösteri düzenlerler. Amaçları, eşleriyle birlikte bu gösteriyi izlemektir. Ne var ki, kadınla erkeğin birlikte oyun izleyeceklerini duyan tutucu çevreler, kulübün etrafını sararak bunu engellerler !..
   Bütün gösteriler Cemiyet denetiminde seyirciye sunulurken millileşme süreci, Hürriyet ve Türkleşmek sözcüğüyle bütünleşmiş ; yer adlarından topluluk adlarına değin doğal bir akış içinde "Türkleşmek" kampanyası başlatılmıştır. Örneğin Karşıyaka'da Manisalının Tiyatrosu'nda, 8 Temmuz 1909 tarihli Ahenk gazetesi haberine göre, Sahne-yi Hürriyet Türk dram kumpanyası, Kanlı Macera adlı beş perdelik oyunu oynamaktadır..
   Ekim 1909'da İzmir'e gelen Milli Osmanlı Tiyatrosu, İzmir'de ve Karşıyaka'da ilgi çeker. Programlarındaki 31 Mart Vak'a-i İrticaiyyesini Musavver Yıldız'da Bir Vak'a" oyunu, siyasal-belgesel tiyatronun tipik bir örneği olarak seyircinin büyük beğenisini toplar..
   Osmanlı donanmasını güçlendirmek amacıyla açılan kampanyalarda İzmir, tiyatro ve sinematografi gösterilerinde topladıkları paraları İane-i Bahriyye Komisyonu'na gönderir.
   Nihayet, 1911 yılının Nisan ayında, Ahmet Cevdet Efendi yönetiminde, İzmirli gençler bir araya gelerek SAHNE-Yİ BEDAYİ MİLLİ TİYATRO HEYETİ' ni kurarlar. Bu haber, 14 Eylül 1911 tarihli Ahenk gazetesi tarafından verilmiştir..
   1913 yılı Mart ayında, Sahne-yi Bedayi'nin, küçük bir ad değişikliğiyle, İZMİR SAHNE-İ BEDAYİ MİLLİ TİYATRO VE HEVESKARAN HEY'ETİ adıyla ortaya çıktığına tanık oluruz.. İşte bu topluluk, Milli Kütüphane'nin bir parçası olarak, Milli Sinema'nın yapım masraflarını karşılamak amacıyla, 10-11 Mart 1913 akşamları, Beyler sokağındaki Osmanlı Sineması'nda, İzmirli oyun yazarı Melekzade Fuad Bey'in, Edirne Müdafaası yahud Şükrü Paşa adlı "askeri milli dram"ını oynarlar..
  
   1937-38 tiyatro sezonunda, İzmir Halk Evi, Türk Ocağı binası olarak yaptırılan bugünkü İzmir Devlet  Tiyatrosu binasında, amatör tiyatro çalışmalarına Tırtıllar piyesi ile başlar...
  Daha sonra, dönemin belediye başkanı Reşat Leblebicioğlu ve belediye meclis üyelerinin yardımları, rahmetli Avni Dilligil'in çabaları ve kurduğu kadroyla, İZMİR ŞEHİR TİYATROSU, 28 Şubat 1946'da, Strindberg Suçlu mu ? piyesiyle, Kültürpark Sergi Sarayı içinde tiyatro olarak hazırlanan yerde perdelerini açar. Topluluğun dağıldığı 10 Ekim 1950'ye kadar 44 telif piyes oynanır.. Kültürpark Sergi Sarayı'ndaki tiyatro 19 Aralık 1948'de yanınca, 15 Ocak 1949 gecesinden itibaren Halkevi Sahnesi'ne geçer..
   Ekonomik sıkıntılar, yönetim boşluğu ve oyuncular arasındaki anlaşmazlıklar sonucu ; Belediye Meclisi kararıyla, İzmir Şehir Tiyatroları'nın dört yıllık çabası son bulur..
   İZMİR DEVLET TİYATROSU, Muhsin Ertuğrul'un ikinci genel müdürlüğü döneminde, 1956-1957 tiyatro sezonunda açılır....



( KAYNAKÇA ; Rauf Beyru, "19. Yüzyılda İzmir'de Yaşam" ; Efdal Sevinçli, "İzmir'de Tiyatro" )

13 Mart 2013 Çarşamba

KENTİN MUSEVİLER'İ ( 2. Bölüm )

    

   1838 yılında İzmir'de Fransızca olarak yayınlanan  Journal de Smyrne adlı haftalık gazetenin "La Colonie Juive de Smyrne" ( İzmir'de Musevi Kolonisi) başlıklı makalesinde Museviler şöyle anlatılmaktadır : "İzmir'deki Musevi kolonisi bir yandan teokratik bir yönetim altında bulunurken, öte yandan da yasa ve kurallarda, yalnızca sultana bağlı olan bir cumhuriyet sisteminin tüm biçim ve ögeleri izlenebilmektedir. İki belirgin örgüt topluluğu yönetir, görev ve yetkileri paylaşır ; On İkiler Konseyi ya da daha çok 'Komün / cemaat' diye bilinen örgüt ve Din Adamları (Rabun) Kurulu... Tüm uluslarda izlediğimiz yenilik düşüncesinin bu topluluğu da etkilemeye başladığını ve bu nedenle söz konusu ikinci kurulda, bir süreden beri önemli değişikliklere gidildiği görülmektedir. Halen üç üyeden oluşan kurul, temyizi bulunmayan bir mahkeme niteliğindedir. Dinsel ve sivil her türlü anlaşmazlık bu kurula getirilir. Her ne kadar dine ilişkin olmayan durumların Türk mahkemelerine getirilmesi mümkünse de, bu yola çok seyrek gidildiği, ayrıca bu halde suçlunun toplumdan aforoz edilmesi de beklenebileceğinden, genelde kişilerin kendi doğal yargıçlarına, Rabin'lere başvurdukları görülür..
   Komün / Cemaat Kurulu, üç gruba ayrılan on iki üyeden oluşur. Bu gruplardan birincisi, toplulukla Türk yönetimi arasındaki ilişkileri düzenler. Rabinlerden oluşan üçlü yargıç grubunun kararlarını uygulamaya koyan da bu gruptur.. İkinci grup, vergilerin toplanması ve muhtaç durumda olanlara gereken yardımın sağlanmasından sorumludur.  Genel asayiş ve polislik görevi ise, üçüncü gruba düşmektedir. Böylece Komün, topluluğun muhasebe işlerini düzenlemekte ve içinden, gerekli vergiyi Türk yönetimine ödemektedir. Gelir kaynaklarının belli başlılarını ise ; ete, şaraba ve çeşitli tüketim mallarına koydukları vergilerle, özellikle varlıklı kişilerden topladıkları vergiler oluşturmaktadır. Bu konuyu düzenlemek ve varlık durumlarına göre her aileden alınacak vergiyi saptamak üzere her üç yılda bir, değerlendirme komisyonu seçilir..
   Her bakımdan epeyce sefil durumda bulunan fukara sınıfının sıkıntıları çok ilginç bir çeşit yardımlaşma örgütüyle hafifletilmeye çalışılır. Sözü edilen bu kuruluş 'Bicorcholim' örgütüdür. Pek çok yönüyle, İtalya'daki 'Misericorde Derneği'ni andıran kuruluşun ana amacı ; dindaşlarının en acil gereksinimlerini karşılamaktır. Bunlardan biri ağır hastalandığında, yönetim kurulu, kendisine geceleri bakmak üzere her gün üç kişiyi saptar. Bu amaçla en zengin kişilerin de bu göreve seçildikleri görülmekte ve bundan kaçınma yolu bulunmamaktadır.. Kötü beslenme koşulları, zeytinyağı ve tuzlanmış balığı çok fazla yemeleri sonucu, Musevilerde çeşitli hastalık türleri oluşmuştur. Ev hayatları epeyce tekdüze geçer ; işlerden ve ibadetten arta kalan az bir zaman ise, eğlenmeleri için çoğunlukla yeterli olamamaktadır.."

  1856 yılında, bulunduğu İzmir'deki Musevileri şöyle tanımlar George Rolleston : 
"İzmir Musevileri, genellikle uzun boylu ve hemen her zaman açık renk saçlıdır. Genelde açık, çoğu kez mavi gözlü, düz burunlu ve biraz kadınımsı beyaz tenli olurlar. Çehrelerinde bir uysallık ve itaat ifadesi bulabilirsiniz. İzmir'de yoksul Musevilerin durumu, diğer bütün toplumların yoksullarına oranla daha düşkündür. Yaşadıkları evler daha kalabalık, sokakları daha kirli ve gıda rejimleri daha kötüdür. Buna rağmen, İzmir'de kendilerine çeşitli fermanlarda önemli bir takım haklar ve teminatlar sağlanmıştır.  Öyle ki, genelde vergilenme yönünden egemen ırkla yani Türklerle aynı düzeyde tutulur ve onlar tarafından hırpalanmazlar. Buna karşılık, Rumların, Türklerden gördüğü her hakaret ve her eziyet, bunlar tarafından adeta Musevilere aktarılır ve bu nedenle de, özellikle dinsel heyecanların kabardığı dönemlerde, bir Musevi için, Rum mahallesi yakınında dolaşmanın güvenli olduğu pek söylenemez !.."      
  

2 Mart 2013 Cumartesi

ESKİ KABADAYILAR !..

     

   18.yüzyıl ortalarında İzmir kentini tehdit eden bir olay vardı : Sarıbeyoğlu Olayı...
   Fransa Konsolosluğu kayıtlarından aktarılan belgelere dayanılarak derlenen anlatımda ( Ömer Sami Coşar, "Fransa'nın İzmir Dosyası" ) Sarıbeyoğlu Mustafa'nın Denizli'nin önde gelen ailelerinden bir ağa olduğu, ancak Aydın paşasının haksız ve yakışıksız davranışlarına uğraması üzerine 200-300 adamıyla dağa çıktığı, paşanın Babıali'ye başvurarak Sarıbeyoğlu'nu asi ilan ettirdiği, üzerine asker gönderildiği, bu arada adamlarını 800-900 civarına çıkaran ağanın, üzerine gelen devlet güçlerini yendiği ve daha da güçlenerek vilayeti haraca bağlamaya başladığı anlatılmaktadır. 1738 yılının 25 Mart'ında, ağanın İzmir'e geleceği ve kenti yağma edeceği haberi gelmiştir. Burada, Fransa Konsolosunun mektubundan bir bölümü aktaralım :
"Kentte korku öylesine büyümüştü ki, bütün Frenk tüccarlar ve İzmir'in ileri gelenleri, körfezde bulunan 40 kadar gemiye ailelerini, servetlerini, evlerinde değerli ne varsa nakletmişlerdi. Bu gemilerin 26'sı Fransız yelkenlileriydi. Gemilerimizde yer bulamayanlar, günlüğü 3, 4, hatta 5 kuruşa sandallar kiralayarak açıktaki gemilerin arasına sığındılar.."
   Bunu izleyen 28 Mart günü kentin çevresinde Bornova, Narlıköy, Hacılar ve Kavaklıdere köylerinde yabancılara ait bütün evler yakılıp yağma edilmiş, Seydiköy ve Buca'da İngilizlerin evleri yıkılmıştı..
   Sarıbeyoğlu'nun daha sonra aradaki uzlaşma gereğince, kendisine 30 kese para ödenmesi üzerine İzmir'den içerilere çekildiği, ancak, tarımsal alanlardaki ürüne el koyduğundan kentte kıtlık tehlikesi baş gösterdiği, buğday fiyatlarının alabildiğine yükseldiği anlatılmaktadır. Kervan yolları kesilmiş, kentte ticaret yaşamı hemen hemen durmuştu. Sonunda Osmanlı ordusu harekete geçmiş, Sarıbeyoğlu yenilgiye uğratılarak öldürülmüştü..
   Kentte, çoğunluğu yabancılardan olmak üzere, koruyucu bir sur yapımı için para toplanmış, ayrıca, yabancı tacirler ve konsoloslarca, toplarla donatılmış sağlam giriş kapıları inşası için parasal katkılarda bulunulmuştu.
   Frenk caddesinin güvenliğini sağlamak üzere dört büyük kapının inşa edilmesine ilişkin bir projenin finanse edilmesi, hatta inşaatına başlanması da, yabancıların kendilerini korumak için yaptığı işlerdendi..
   Fransa Konsolosunun görüşü şöyleydi : "Kent içinde güvenliği sağlamak için Müsellimin emrinde 10-12 yeniçeri var. Kente yetmeyen bu kuvveti dışarı göndermesi mümkün değil. İngiltere Konsolosu ile de görüştüm. Tek çare, İzmir'e bir paşanın atanmasıdır. Biliyoruz ki, paşa ve askerlerin gelmesiyle halk ve bizler üzerindeki vergi ve bağış baskısı artacaktır. Ama, her şeye rağmen tüccarlar buna razıdırlar.."

   1950'li yıllarda ise, kentin belirli bölgelerinde egemenlik kurmuş ünlü kabadayılar vardı. Bu dönemin kabadayıları, yanlarında adamlarıyla dolaşan, genellikle ayakkabılarının arkasına basan, ceketlerini yana atan ve tespih çeken tiplerdi.
   Menemen ve Karşıyaka, Menemenli Bahri'nin ; Karşıyaka'nın bir bölümünden başlayarak Basmane'ye kadar olan bölge, Bayraklılı Fethi'nin ; Bornova bölgesi "Dilsiz" Recep'in ; Tepecik, "Boşnak" Vehbi'nin ; Eşrefpaşa, "İmanım" Mehmet Ali'nin ; Basmane ve Konak ise, "Baunaki" Yaşar adında bir tüccarın egemenliğindeydi...
   Halkın bu kabadayılardan şikayetleri olduğundan, 1950'lerin başlarında Emniyet Müdürü olarak görevlendirilen Halim Saatçi, bir genelge yayınlayarak önce kabadayıların giyim kuşamlarını değiştirmeye çalışmıştır.
   Ayrıca, yeni Emniyet Müdürü, bu genelgeye uymayanları kendi yöntemleriyle cezalandırarak onları etkisizleştirmiş, olaylar azalmıştır..
   Kabadayıların bu dönemde Emniyet Müdürü tarafından cezalandırılma biçimleri, pek çok kişi tarafından hatırlanmaktadır. Suç işleyen kabadayılar polis arabasıyla Belkahve'nin ilerisinde indirilip buradan İzmir'e kadar yaya yürümek zorunda bırakılırlardı. Hatta işledikleri suç ağırsa, buraya çıplak olarak da bırakıldıkları, döneme tanıklık etmiş olanlarca anlatılmaktadır..
   Bu yıllarda bazı lakaplar taşıyan ve herkes tarafından bilinen ünlü sabıkalılar da bulunmaktadır. Dönem dönem dolandırıcılık, uyuşturucu kullanma gibi suçlardan yargılanan "Fırıldak Ömer" gibi.. Ayrıca, "Alsancak Vampiri", "Bayındır Canavarı" diye adlandırılan sabıkalılar da vardı...

 

   Bu kabadayıların sonunda düştükleri Konak'taki eski cezaevinin, gerek çok işlek bir yerde olması ve gerekse çarşıya çok yakın olması, bazı olumsuzluklara yol açmaktaydı. İlçe Jandarma Komutanlığı, cezaevinin hemen yakınında olmasına karşın, zaman zaman tutuklular buradan kaçabilmekteydi. Ayrıca kaçağın hemen kalabalığa karışabilme şansına sahip olması, cezaevi görevlileri ve jandarmanın müdahalesini engelleyebilmekteydi..
   Böylece 1953 yılında Buca Cezaevi'nin ihalesi yapılmıştı. Cezaevinin planı, Amerika'nın ünlü Sing Sing Cezaevi planına uygun olarak çizilmişti.
   Buca Cezaevi'nin inşaatı sürerken, tamamlanmış olan bölümler kullanılmaya başlanmış ve 1959 yılı Ağustos ayında Konak'taki tutuklular buraya taşınmıştı. Konak Cezaevi'ndeki 705 tutuklu, yeni cezaevine ESHOT otobüsleriyle taşınmış ve on saatlik bir çalışma sonunda taşınma işlemi tamamlanmıştı..
   12 yıl kervansaray, 196 yıl da cezaevi olarak kullanılmış olan eski cezaevi boşaltıldıktan sonra binanın tarihi anahtarı, 29 Ağustos 1959'da, Maliye'ye teslim edilmiş ve hemen ardından da yıkım işlemi başlamıştı..

  

23 Şubat 2013 Cumartesi

KENTİN MUSEVİLER'İ ( 1. Bölüm ) ...



    

   İzmir'de yerleşmiş olan Museviler'in İzmir'e gelişlerinin çok eski tarihlere dayandığı ve Büyük İskender'in buraya gelirken Filistin'den bir grup Musevi'yi de beraberinde getirdiği rivayet edilmektedir. Daha sonraları, mezarlık kitabelerinden, M.S. 2. ve 3. yüzyıllarda da, Museviler'in İzmir'deki varlığı anlaşılıyor. Ancak bu dönemden 17. yüzyıl başlarına, bir cemaat olarak örgütlendikleri 1605 yılına kadar geçen uzun süre içinde, İzmir Musevileri hakkındaki bilgiler çok dağınık ve yetersiz durumdadır. Onların varlıklarını belirten bir kanıt da, İzmir'deki Etz ha-Haim sinagogudur. Bu adı taşıyan sinagogların tümü Bizans çağına aittir. ( A.Galante)
   İzmir'de, herhangi bir İspanyol kentinin adını taşıyan eski bir sinagog bulunmasa da ; İzmir Musevilerinin büyük çoğunluğunun 1492'de İspanya'dan çıkarılan Musevilerden oluştuğu bir gerçektir..
   Büyük grubun, genellikle, İzmir'in büyük ticaret kenti olarak geliştiği 16. yüzyıl sonları ve 17.yüzyılda buraya geldiği anlaşılmaktadır.
   Musevi cemaatinin, İzmir'de örgütlenmesinden önceki yıllarda sayıca çok sınırlı olduğunu, hatta dini bayramlarda yapılması gerekli törenlere Tire ve Manisa Musevilerinin de davet edildiklerini, bu yardım ve zahmetlerine karşılık bunların, İzmir'e yerleştikten sonra, cemaat adına toplanan vergilerin bazılarından muaf tutulduklarını da yine Galante'den öğreniyoruz.
   

   Önceden Musevi mezarlığı olan, Bahribaba Parkı alanında rastlanan en eski mezar kitabesinin 1565 tarihini taşıdığını da açıklamaktadır A.Galante.. ( "Histoire de Juifs d'Anatolie, des Juifs d'İzmir" )
   M.Franco'ya göre, 15. yüzyıl sonlarında İzmir'de Musevi nüfus önemli bir sayıya henüz ulaşmamıştır. Bu dönemde İstanbul, Selanik, Kudüs ve Safed gibi kentlerdeki Musevi topluluklarının yanı sıra ; Tokat, Bursa, Edirne, Amasya ve Şam'da da ikinci derecede Musevi kolonileri meydana gelmiştir. İzmir'de ise henüz böyle bir koloniden bahis yoktur. Buna karşılık 1620 yıllarında İzmir'e gelmiş bulunan Musevi cemaati hahamı Escapa'nın, o sırada kentte altı sinagog bulunduğunu kaydetmesi ; Museviler'in 17.yüzyıl başlarında artık hayli kalabalık bir grup olduğunu göstermektedir.
   Museviler'in 18. ve 19. yüzyıllarda kentin büyümesine paralel olarak İzmir'de kalabalıklaştıkları ve Rumlar' dan sonra ikinci büyük azınlık grubu haline geldikleri anlaşılmaktadır. Türk toplumuyla en iyi uyum içinde yaşayan azınlık grubu olan Museviler'i önce Fransızlar himayelerine almış fakat sonradan bu himayelerini çekmişlerdi. Daha sonra, İzmirli Museviler Hollanda Konsolosu tarafından yapılan himaye önerisini kabul ederler ; ancak bu konsolosluğun da kendilerine karşı haksız, keyfi ve sert davranışları üzerine Hollanda ve Fransa konsolosları ile İzmir Kadısı arasında sürdürülen uzun tartışmalardan sonra Museviler doğrudan Osmanlı himayesine girmişlerdir. İzmir'de yaşayan Museviler 19. yüzyıl ortalarına kadar, hayli fakir bir yaşam sürdürmüşlerdir. Buna karşın, ticarete yatkınlıkları nedeniyle, kısa süre içinde çevreye uyum sağlayarak durumlarını düzeltmişlerdir.  



  1682'de, Kapüsin misyonerlerinden Michel Febré'nin gözlemlerine göre ; Museviler, Osmanlı İmparatorluğu'nun hemen hemen bütün kentlerinde, özellikle İzmir, Halep, Kahire, Selanik gibi büyük ticaret merkezlerinde ; bankacılık, sarraflık, tefecilik, gümrük komisyonculuğu, simsarlık ve pazarlarda aracılık gibi işler yapmaktaydı. Bazen de doktorluk, eczacılık ve tercümanlık yapmakta ; kentte nelerin var olduğunu, hangi malın kimde bulunabileceğini, bunların miktarını ve niteliğini, satılık olup olmadığını en ince ayrıntısına kadar ve doğru olarak bilmekteydiler. Bu nedenle, ticari alışverişler için gerekli bilgi ancak onlardan sağlanabilirdi..
  Galante şu noktaya dikkat çeker : 16. ve 17. yüzyıllarda, yabancıların ticaret yapmak üzere İzmir'e yerleşmeleri ; Fransız, Hollandalı, Ragusalı, Venedikli ve daha sonra da İngiliz tüccarların yerel örf ve adetleri bilmemeleri yüzünden ; biraz değişik bir İspanyolca ile konuşan Musevileri hizmetlerine almışlar ve böylece kendilerine avantajlar da sağlamışlardır..
 
   

 



( RAUF BEYRU, "19.YÜZYILDA İZMİR'DE YAŞAM" ) 

19 Şubat 2013 Salı

LOUVRE MÜZESİ'NE İZMİR'DEN KURULAN ANTİK ESER KÖPRÜSÜ !..

   

   Louvre Müzesi "Smyrna Koleksiyonu" ; 300 yıl boyunca satın alınmış eserlerden oluşmaktadır. Bugün müzede bulunan üç heykel İzmir'i 17. yüzyılda terk etmiştir. Bu heykellerin ikisi Smryna'dan Versailles Sarayı dekorasyonu için gönderilmiştir ve 1789 Fransız İhtilali sonrası Louvre'a getirilmiştir. Bu iki heykel ; MR 79 kod numaralı LYKIA APOLLONU ve MR 255 kod numaralı SMYRNA JÜPİTERİ heykellerinin Roma dönemi kopyalarıdır ve 14. Louis tarafından satın alınmıştır.
   MR 978 numaralı mezar steli ( yukarıda örnekleri görülen ) aynı dönemde ; Cornelis de Bruijn adında bir Hollandalı tarafından satın alınmış, daha sonra Wolfenbüttel şatosundaki Brunswick dükleri kütüphanesine geçmiş ve Napoleon'un 1806-1807 yılında yaptığı askeri harekat sırasında ordu tarafından Louvre'a götürülmüştür.

   1842-44 yılları arasında Fransız tarihçi ve epigraf Phlippe Le Bas Yunanistan ve "Küçük Asya"yı bir uçtan bir uca gezer. "Yunanistan ve Küçük Asya'ya Arkeolojik Yolculuk" adlı bitiremediği kitabını Salomon Reinach  1888 yılında basar.
   Le Bas tarafından satın alınan ve 1843-45 yılları arasında Kral Louis-Philippe zamanında Louvre'a gelmiş iki heykel daha vardır : MA 2920 kod numaralı MOUSALAR KABARTMASI ve MA 28 kod numaralı HERAKLES EPİTRAPEZİOS heykelleri ..
   Kitapta ayrıca 1840 yılında iki İzmirli koleksiyoncu Borrell ve Gonzenbach'ın kente gelen ziyaretçilere antik eserler sattıkları da yazmaktadır..
   Satılan eserlerin hepsi İzmir'de bulunmamıştır. Örneğin Moussalar Kabartması Frigya yapımıdır ve Anadolu'nun iç kısımlarından getirilmiş olmalıdır.
   1850 yılında Louvre, Deiotimos oğlu Apollonides'in mezar yazıtını, onu İzmir'den getiren E.De Cadalvene'den satın almıştır.
   1882-1902 yılları arasındaki yirmi yıl, İzmir eserlerinin yoğunlukla müzeye ulaştığı bir dönemdir.
   Henri Foubert, yanında çalışan bir yardımcısının aracılığıyla, 1882'de Louvre'a İzmir'den gelen pek çok eser satmıştır : Bir Platon portresi ( MNC 226, Ma 70 ) gibi ..
   İzmirli iki Rum tüccar ; Basilios ve Demetrios Stilianopoulos, 1886-1905 yılları arasında, banker Dosseur'ün aracılığıyla Louvre'a İzmir ya da civarında bulunmuş antik nesneler satmışlardır. Louvre'a gelen eserlerin çoğunun, müzeye girmeden önce bu parlak ticaretten beslenen Fransız özel koleksiyonlarında yer aldığı bilinmektedir.
   1891'de Breuvery ve Gréau koleksiyonlarının satın alınması ile Louvre'un "Smyrna Koleksiyonu" daha da genişler.

   

   Louvre Müzesi'ne 1892'de Hakkı Bey bir erkek torsosu ( Ma 2581 ) ; 1896 ve 1898'de İzmir'de ikamet eden ve belki de bir piskoposluk meclisi üyesi olan Hambar Rahipbaşı ( Ma 3294 ) ile Üç Güzeller Kalıbı'nı müzeye satmıştır.
   Paul Gaudin de müzeye cömert bağışlarda bulunmuştur. "Batı Şirketi" demiryolu mühendisi olarak geldiği Türkiye'ye 1892'de yerleşen Gaudin önce Mudanya-Bursa hattında keşif sorumlusu olmuş, daha sonra İzmir-Kasaba hattını 1905'e kadar yönetmiştir..Bir Fransız erkek manastırının Kadifekale'de yaptığı ve binlerce pişmiş toprak figürünün bulunduğu arkeolojik kazılara katılmıştır. Bu araştırmaları finanse ettiği ve buluntuları İstanbul Müzesine verdiği için eserlerden bir kısmını kendine saklama hakkını elde etmiştir. Bu kazılardan kendi için aldığı eserleri 1895 ve 1903 yılları arasında Louvre Müzesi'ne vermiştir.

   13 Şubat 1902'de Paris'e yerleşen bir Yunan'dan satın alınan Herakles Heykelciği de müzede MND 522, Ma 3083 kod numarasıyla yer almaktadır..

   Louvre'da en geç İzmir eserleri ; 1929 yılında gelen yedi adet Yunanca yazıt ile 1749 yılından itibaren Peysonnel koleksiyonunda bulunan, Ma 3577 kod numaralı bir mezar stelidir..

( KAYNAK : Jean-Luc Martinez ; Louvre Müzesi ; Yunan,Roma ve Etrüsk Eserleri bölümü sorumlusu ) 

14 Şubat 2013 Perşembe

ANTİK ÇAĞ İZMİR'İ, BİR ŞEHRİN DOĞUŞU...

  

   M.Ö. 2000'li yıllarda Hititlerin ilk yerleştikleri yer Toros dağlarının kuzey taraflarıydı ; fakat gittikçe daha yukarılara doğru yayılarak genişlemişlerdi. İşte bu görkemli devlet, yaklaşık 4000 yıl önce, hemen hemen bütün Anadolu'ya sahip olmuştu. Hatta sonradan Anadolu'ya egemen olan ve soylarını güneş tanrısı Heraklis ile ilişkilendiren Lidyalılar'ın, örneğin Alyat ve Sadyat gibi kral isimleri hep Sami kavim adlarıdır. Hititler, yükselme ve büyüme dönemlerinde, bütün Anadolu'da egemen olduklarından, bu "Heraklidler" efsanesinin aslının Hititler olması pek olasıdır. Bundan da, Lidyalılar'ın Hitit uygarlığının etkisi altında kaldıkları anlaşılır..
   Tarihçi Kalinos'tan nakleden ünlü coğrafyacı Strabon diyor ki : Daha İzmir kenti yokken, Efes kentinin, Smyrne adında bir mahallesi ve karısının adı Smyrne olan Letsos adlı bir kralları vardı. Şimdiki İzmir'in bulunduğu yerde ise Lelejler oturuyordu.
   İşte Efes kentinin, Smyrne mahallesindeki Efesliler, buralarda oturan Lelejler'e saldırıp onları yerlerinden attılar ve o zamanlar İzmir körfezinin dayandığı Bornova arkasındaki dağlara kadar yürüdüler. Kralları Letsos da, körfezin dili kenarında bir kent kurarak, bu kente karısı Smyrne'nin adını verdi. Bu şekilde Efes kentinin Smyrne mahallesi halkını mutlu etmiş olduğu gibi, aynı mahallenin adını taşıyan koca bir kent kurmak suretiyle kazanılan zaferi de taçlandırmış oluyordu.
   Fakat o zaman, şimdiki İzmir kentinin bulunduğu yer daha denizdi. Körfez, Bornova dağlarına kadar uzanıyordu. Efesliler'in kurdukları bu ilk İzmir kenti şimdi Eski İzmir ( Paleo Smyrna ) adıyla anılmakta olup, Bornova'nın güneybatısında Bozyaka köyünde, toprağa karışmış bir yıkıntıdan başka bir şey değildir. Bu ilk İzmir'in ören yerinde daha sonraları birçok yazıtlar bulunmuş, bunlardan birkaçının da Bornova Camii duvarları içine sıkışmış bulunduğu görülmüştür..
   Yeni kurdukları bu kente yerleşen Efesliler, yeni adlarıyla İzmirliler, çok geçmeden kuzey komşuları Eoliyenler'in kıskançlık ve düşmanlıklarını çekerek, bunun sonucunda da saldırılarına uğrayarak memleketlerinden kovuldular ; Kolofon kentine çekildiler. Bu Eoliyen saldırısı, İzmir'in başına gelen ilk felaket ve işgali oluşturur..
   Çok geçmeden, M.Ö. 1015'de, Kolofonlular'dan kuvvet ve yardım alan İzmirliler, kentlerini yeniden ele geçirirler. Bu da İzmir'in ilk kez düşman elinden alınışıdır !..
   Genç belde şimdi de Lidyalılar'ın gözlerini kamaştırmaya, ağızlarını sulandırmaya başlamıştır. İlk Lidya saldırısı M.Ö. 845'de yapılmıştır. Lidya'nın yaptığı kuşatmaların birinden, Frigyalılar Lidyalılar'a saldırdığı için kurtulan İzmir, daha sonraları Lidya Kralı Sadyat'ın oğlu Alyat tarafından zapt edilmiştir. Ancak Lidyalılar'ın eline geçen, artık bir kent değil, bir yanmış toprak, bir küme yıkıntıdan ibarettir. Çetin, amansız ve müthiş saldırılar sonucunda ya kentte bir yangın çıkmış, yahut da kenti teslim etmek istemeyen İzmirliler kasten yakmışlardı. Bu trajediden sonra yersiz, yurtsuz ve sefil hale düşen İzmirliler tam 400 yıl, civar köyler ile dağlar ve ovalarda dağınık bir göçebe hayatı yaşadılar..
  Şehir bu haldeyken de işgallere uğradı ve el değiştirdi.. M.Ö 540-498 arası İranlılar, Yunanlılar, M.Ö. 477'de Ispartalılar, yine İranlılar, yine Ispartalılar, M.Ö.394'de yine İranlılar ve M.Ö. 329'da B.İskender..
   Pausanias ; Büyük İskender'in Pagos dağında (Kadifekale) bir çınar ağacı altında gördüğü rüyada Nemesis tanrıçalarının, tam uykuya daldığı yerde yeni Smyrna kentini kurması için kendisine ilham verdiklerini anlatmaktadır..
   İskender'in M.Ö. 323'deki ölümünden sonra çıkan kargaşada Makedonya'ya isyan eden Pamfilya-Lidya- Frigya Valisi Antigon, M.Ö. 307'de, İzmir'i de içine alan krallığını kurdu. Antigon tarafından inşasına başlanan ve Lysimakhos/Lizimak tarafından tamamlanan ikinci İzmir kentinin bir bölümü şimdiki Kadifekale'nin kuzeyinde, aynı dağ üzerinde, diğer bölümü de ovada olmak üzere kurulmuştu. Kentin bu aşağı bölgedeki basık bölümü, tanrılara danışıldıktan sonra Meles olarak adlandırılmış olan akarsu ile körfez arasında bulunuyordu..
   Yeni kentte süslü binalar yapılması, birbirini dik olarak kesen ve hatta direkli kemerlerle süslenen caddeler açılması gecikmedi. Truva kuşatmasını anlatan "İlyada" destanını yazan Şair Homeros'un anısına, Meles ırmağı kıyılarında yükselen bir tapınak yapıldı ve adına Homerium denildi. Kentin kurulmasının esin kaynağı olan Nemesis ile Tanrılar Anası namına yaptırılan diğer tapınaklar da, kentin ovadaki bölümünde inşa edildi. Akropol, yarış yeri, tiyatro ve agora ile kemerler, dağın eğik yüzeyinde kuruldular. Kentin liman girişi geceleri bir zincir ile kapatılırdı. Bu girişin çevresinde de insanlar iskan edilmişti. Hemen hemen deniz seviyesinde ve ırmağın getirdiği tortulardan oluşan kentin aşağı bölümünde yağmur sularının akıp gitmesi için lağımlar yoktu ; yağmurlu ve fırtınalı havalarda sokaklar suya boğulurdu, genel olarak bir pislik vardı..
   Yunan coğrafyacı Strabon, M.Ö. 1'nci yüzyılın sonlarına doğru kaleme aldığı ünlü "Geographika" adlı eserinde ; Smyrna'nın kendi zamanının en güzel İon kenti olduğunu yazmaktadır. Kent ; Pagos dağı ile deniz arasında uzanıyordu ve özellikle liman çevresinde yerleşim yoğundu. Kentin Hippodamos sisteminin kuralları doğrultusunda, birbirine dik planlanmış düz sokakları büyük taşlarla döşenmişti..
   Strabon kitabının iki bölümünde ; eski belde ile kendi zamanındakinin ( 2.İzmir) arasında 20 stad (3,6 km) bir uzaklık olduğunu yazar ve der ki : "Bir İzmir Körfezi, bir de İzmir kenti vardır. Bunlardan başka olarak da, şimdikinden 20 stad uzaklıkta, eski İzmir'in bulunduğu başka bir körfez vardır.."
   Strabon'un bu açık tanımlamasına göre eski İzmir, bugün dolmuş ve kapanmış olan Bornova koyunun içindeydi. Meles çayının getirdiği tortuların önemi dikkate alınırsa, eski zamanlarda denizin bugünküne göre daha içerilerde olduğu anlaşılır. O halde eski İzmir'i bugünkünden başka bir körfez içine oturtmalıdır. Bugün Bornova'nın güneybatısında harabelerle dolu bir yer vardır ki, şimdi Eski İzmir ( Palea Smyrna) denilen bu yerde, İlk İzmir kentinin kurulduğu anlaşılmaktadır.. 




4 Ocak 2013 Cuma

RADYO GÜNLERİ !..

  

   İlk olarak 1950 yılında, Mühendis Hilkat Bolulu tarafından kurulan İzmir Radyosu, Fuar döneminde yaptığı yayın ile işe başlamış, 47,62 m. 6300 Kilocycle dalga uzunluğu üzerinden yayın yapmıştır. Fuar sezonu bitince o da yayınını durdurmuştur !..
   İzmirlilerin sürekli bir radyo istemeleri üzerine, Belediye Başkanı Rauf Onursal, Mühendis Hilkat Bolulu'dan radyoyu satın alarak belediye bünyesinde bir radyo kurulması için hükumetle yaptığı görüşmelerin sonucunda,  Bakanlar Kurulu kararıyla, 16 Mart 1951'de İzmir Radyosu sürekli yayına başlamıştır. Trakya ve Ege bölgeleri de bu radyonun kapsamına alınmıştır..
   1 Mart 1952'de ; anten gücünü artırmış, program içeriğini geliştirmiş, yeni stüdyolar ve kumanda teşkilatları ile donatılmış bir binada olmak üzere, Basın Yayın Genel Müdürlüğü'ne devredilmiştir..
   İzmir Radyosu ; Müdür Ümit Halil Demiriz başkanlığında radyo programlarını geliştirmek için oldukça kısıtlı olanaklarla çalışmalar yapmıştır. Yerli elemanlar yetiştirmek amacıyla kurum bünyesinde akademik bir çalışma sistemi kurulmuş durumdadır..
   Sabahları Edip Erten, Mehmet Kasabalı, Fikret Karahan, Ali Duyarlar gibi müzik hocaları tarafından solfej, nota, usul dersleri verilmekte ; öğleden sonra ise saat 14:00'e kadar, sonraki günün provaları yapılmaktadır.
   Niyazi Erten Kuarteti (1960'lı yıllarda Faikbey'deki Gözümoğlu yazlık sinemasında, film öncesi program yapan Niyazi Erdem olabilir mi acaba ?..) ile Şefik Uyguner Triosu adında iki caz orkestrası bulunan İzmir Radyosu'nda Batı Müziği programı da hazırlanmaktadır..
   Güzin Ergün, Müjgan Akçeli, Mürvet Güdücü, Güzide Çelebi, Güler Özgeçit, Fikret Karahan, Kemal Mısırlı, Alaattin Şensoy, Adem Özesiner, Emin Gündüz, İsmet Tarhun 1950'li yıllarda İzmir Radyosu'nda çalışan sanatçılardan bazılarıdır..
   Klasik koro Cüneyt Orhon tarafından yönetilmekte ; ayrıca Mustafa Hoşsu yönetiminde Yurt Türküleri Korosu bulunmaktadır..

  

   1954 yılında Arif Sami Toker'in radyonun müzik şefliğine atanmasıyla radyo programlarının niteliği daha da artmıştır.
   Hızla gelişme kaydetmesine rağmen İzmir Radyosu henüz bütünüyle dinleyicilerin beğenisini kazanamamıştır. "Türkiye İktisadi Kalkınma Mecmuası"nın Temmuz 1956 sayısında, bir dinleyici radyoyu şöyle değerlendiriyordu :
"İzmir Radyosu, ne taraftan bakılsa, mahalli bir radyo olmaktan kurtulamamıştır. Bu durumdan biz İzmirliler şikayetçi miyiz ? Hayır !.. Şimdilik bizlere yetmekte. Tarihi 'Aydın Çukuru' onu bu haliyle benimsemiş görünmektedir. Zaten sesini duyurabildiği yurdumuzun kıyı bucağı onu bu mahalli havası içinde sevip dinlemeye çalışmıyor mu ? Gönül ister ki kendi en yakın muhitimizden bize ses veren bu radyo, bilhassa müzik alanında keşke daha da mahalli kalabilse.. Milli havalarımız pek zengin bir bölge olan şu muhiti, tam anlamıyla yansıtıp kucaklayabilse.. İzmir Radyosu bugün, böyle musikiye olanca ihtiyacıyla imkan verebiliyor mu ? Sanmıyoruz.. Çünkü mahalli müzik,o zengin hazine, radyomuz da aksine pek ilkel, pek öksüz, pek fakir bırakılmıştır.." 

    

   1950'li yıllarda devlet radyolarının giderek Demokrat Parti iktidarına hizmet eden bir kitle iletişim aracına dönüştürüldüğü bilinmektedir..Örneğin 1 Ekim 1958'den itibaren her haber bülteninde "Vatan Cephesi"ne katılanların adları okunmuştur. Bazen gelişigüzel isimlerin de uydurulduğu bilindiği için, "Vatan Cephesi uygulamaları sayesinde, 35 milyonluk Türkiye nüfusu 70 milyona yükseldi !.." esprileri yapılmıştır. Radyonun uygulamalarına tepki olarak birçok ilde "Radyo Dinlemeyenler Cemiyeti" kurulmuş ve radyolarını mühürleten insanlar da giderek artmıştır..
   1960 askeri darbesinin ertesi, 30 Mayıs 1960'da, Ahmet Angın, "Demokrat İzmir" gazetesinde şunları yazmıştır :
"...Zaman oldu 'Vatan Cephesi' diye kafamı şişirdin, zaman oldu, mucize gösteren bir peygamber edasıyla ölüleri dirilttin, zaman oldu aynı edayla hayvanları insan gibi gösterdin ve en kötüsü zaman oldu ; ona, buna, şuna, bana, vatandaşa küfrettin. Ama üç gündür, seninle barışığız artık radyom.."




(HÜLYA GÖLGESİZ GEDİKLER'in "1950'li Yılların İzmiri" kitabından alıntılar yapılmıştır)