29 Ağustos 2014 Cuma

TRAMVAY VE BİZE HATIRLATTIĞI BİR LEVANTEN AİLESİ..



İzmir'e yeniden tramvay seferlerinin konmasına çalışıldığı günlerde, Hürriyet Ege'de Deniz Sipahi'nin Tayfur Göçmenoğlu'nun kitabından yararlanarak aktardığı yazısını okuyunca, o yazıdan bazı bölümleri sizlerle paylaşmak istedim.. Levantineheritage.com adlı sitenin fotoğrafları eşliğinde..

Aslında İzmirliler tramvaya yabancı değil. 1800'lerin sonunda Guiffray Ailesi atlı tramvayı İzmir'de kurar. Hem Konak hem de Karşıyaka'da atlı tramvaylar çok tutulur.
Birinci kuşak Guiffray'ların en büyüğü Elie Guiffray, 1849'da doğar. 1871'de Reine Budouin ile evlenir, bir yıl sonra da genç çift İzmir'e yerleşir.
Öncelikle "Göztepe Tramvay Kumpanyası" kurulur. Konak-Reşadiye hattında ve Karşıyaka'da da atlı tramvay çalıştırmaya başlarlar. Elie Guiffray, 1893 yılında Belçikalı bir ortağıyla "Şark Sanayi Kumpanyası"nı kurar. Amacı İngiliz (Hint) mamullerine karşı ciddi bir rekabet oluşturmaktır.. Ayrıca, Aydın sınırları içindeki "Tatar Çiftliği"ni de satın alır ve tarıma da girmiş olur.. Bu çiftlikte büyük bir malikaneleri vardır. Kordon'da şimdi Alman Konsolosluğu'nun bulunduğu bina da onların kışlık malikaneleridir..
Elie Guiffray, İzmir Elektrik Şirketi'ni de kurarak enerji alanında önemli bir yatırım yapar. Önce şimdiki Karataş ve çevresine sonra da Alsancak bölgesine, belirli saatlerde verilmek üzere elektrik getirir.
Ailenin ticari girişimciliği bunlarla da kalmaz ; Aydın-Kasaba (bugünkü Turgutlu) tren yolu işletmeciliği de bu ailenin kontrolündedir..
Elie Guiffray'in 1878 doğumlu oğlu Elzear da babasını aratmaz, İzmir'de yaşayan Levantenler ile Osmanlı ahalisini de aynı çatı altında bütünleştirmeyi amaçlayan bir projeye imza atarak "Sporting Club"ı kurar.. Bu kulübün onur üyesi de İzmir Valisi Rahmi Bey'dir..
Elzear Guiffray'ın, yaz aylarında oturmak için aldığı ev, Katolik Kilisesi'nin hemen arka sokağındaydı. Elzear Guiffray'ın 1930'da, heniz 42 yaşındayken, Cannes'da kalp krizi sonucu ölmesinden bir süre boş kalan bu evi, İzmir Belediye eski başkanlarından Ahmet Priştina'nın babası Derviş Priştina satın almıştı.. Ahmet Priştina da bu evde doğmuştu. Bu tarihi ev, şimdi Ukrayna'nın Fahri Konsolosu Çetin Güvercin'in konutu olarak kullanılıyor..
Vali Rahmi Bey'in 1918'de görevden alınıp sürgüne gönderilmesinden sonra, Kambur İzzet Paşa'nın valiliği sırasında ve İzmir'in işgal yıllarında Guiffray Ailesi sıkıntılı bir döneme girer.. Ailenin ikinci kuşağı Marsilya ve Cannes'a taşınarak oralarda iş kurar. Aile İzmir'de ticari olarak küçülmeye başlar.. Şark Sanayi Kumpanyası'na Türk ortaklar alınır.. İzmir'in kurtuluşundan ve Cumhuriyet'in ilanından sonra oluşan yeni ekonomik ve sosyal statüler Guiffray'ları bu kentten koparır..



18 Ağustos 2014 Pazartesi

KAMİL PAŞA'NIN İZMİR VALİLİĞİ DÖNEMİNDEN ANEKDOTLAR..

Kamil Paşa'nın yabancı devletler konsolosları üzerinde epey nüfuzu vardı. O sıralarda İzmir'in Manisa sancağında ve bazı kazalarında oyun ve konserler vermek üzere Avusturyalı bir kadın oralara gitmişti. Bu kadın sarı saçlı, mavi gözlü, güzel endamlı, işvebaz bir şantöz olduğundan bu kazalarda, bilhassa Alaşehir'de verdiği oyunlarda zengin çocuğu bir takım delikanlıların üzerine düşmeleri ve bu yüzden aralarında rekabet başlamasıyla, bazı nahoş olayların başlamasından korkularak kaymakam tarafından vilayete bildirilmişti..
Bu başvuru üzerine Kamil Paşa Alaşehir kaymakamlığına şuna benzer bir telgraf çekmişti : "Bu oynak karının derhal oradan def edilmesi ve ilk vasıta ile İzmir'e yollanması..."
Bu telgrafı alan Alaşehir kaymakamı da bu Avusturyalı kadını hemen trene koyarak İzmir'e göndermiş, vilayet de kendisini Avusturya konsolosluğuna teslim ederek İzmir'den uzaklaştırılmasını sağlamıştı..

  

Kamil Paşa'nın İzmir'de bir takım hürriyetperverleri himaye etmesinden ve İstanbul'a karşı her konuda boyun eğmeyerek, ara sıra bazı emirleri gözardı etmesinden dolayı hakkında Sarayın güveni gittikçe azalmaktaydı ve kendisinden doğan şüpheler artıyordu. Bu nedenle vilayetten azli ile Rodos'a sürgünü hakkında bir irade hazırlanmıştı.
Bu işin icrasına o vakit İzmir'de eşkıya takip kumandanı sıfatıyla bulunmakta olan Kara Said Paşa memur edilmişti. Said Paşa o zamanlar Karşıyaka'da oturuyordu ve gündüzleri vapurları görevi başına gelerek akşamları da yine Karşıyaka'ya dönüyordu. O zamanlarda İzmir'de otomobil gibi araçlar bulunmadığı gibi, İzmir-Karşıyaka arasında işleyen vapurlar ve trenler de belirli saatlerden sonra seferlerini kestiklerinden araç bulmak zordu..
İşte böyle bir zamanda bir gece Sadrazam Avlonyalı Ferid Paşa'dan Kara Said Paşa'ya hitaben gelen şifreli telgrafla Vali Kamil Paşa ile ilgili irade tebliğ edilir. Telgrafçılar bu şifreyi Kara Said Paşa'ya götürüp teslim ettikten sonra dönerler. Said Paşa, yanında şifre anahtarı bulunmadığı şifreyi açamaz ve bunu ertesi güne bırakır. Fakat bu telgrafın hazırlanmasından ve içeriğinden haberi olan Kamil Paşa, ertesi gün erkenden İngiltere Konsolosluğuna gider ve orada kalır.
Kara Said Paşa sabahleyin Karşıyaka'dan İzmir'e geldiğinde Kamil Paşa'nın konsoloslukta olduğunu öğrenince telaşa düşer. Onun gösterdiği bu kayıtsızlık görevden azline de neden olur..
Kamil Paşa konsoloslukta günlerce kaldığı için, o zamanlar İzmir'de kumandan olan Tevfik Paşa, Kamil Paşa'dan konsolosluğu terk etmesini rica etse de vali paşa bunu uygun görmeyip bulunduğu yerden Saray ile haberleşmeye başlar.. Bir hafta kadar konsoloslukta kaldıktan ve Saraydan gereken güvenceyi aldıktan sonra İstanbul'a gider, Saraçhanebaşı'ndaki konağında oturmaya memur edilir. Meşrutiyet'in ilanından sonra Kamil Paşa bir iki defa sadrazam olmuştur..  

   



M. KAMİL DURSUN'un "İzmir Hatıraları" adlı kitabından derlenmiştir..

19 Temmuz 2014 Cumartesi

İZMİR'DE HALICILIK VE DEPOSU HALA DURAN BİR ŞİRKET...



SYDNEY LA FONTAINE'in Halı Ticarethanesi ve Deposu, Osmanlı İmparatorluğu İzmir'inde FERHANELER BÖLGESİ adı verilen bir alanda bulunmaktaydı.
Bu bölge 19. yüzyıl sonları, 20. yüzyıl başlarında batıdan İkinci Kordon, doğudan Frenk Caddesi, kuzeyden Sarı Sokak ve güneyden ise Arapian Çarşısı'nın arasında kalan bölgeyi oluşturuyordu..
"Ferhane" kelimesinin kökeninin kervansaray ve han gibi yapıların depolarına verilen "barhane" isminden geldiğini bazı araştırmacılar söylemektedir.
Bu bölgede ferhane adıyla anılan yapılar bir pasaj tarzında, tek veya iki tarafında dükkanları olan, iki sokağı birbirine bağlayan dar yapılardı.. İki tarafı kapılarla korunan bu pasajların genelinin üzerleri, ahşap perde veya dükkanların saçakları ile kapalıydı ve bu yüzden de ortam loş olurdu.
Bu yapılara "ferhane" adının verilme sebeplerinden en önemlisinin de bu loş ortam olduğu söylenir...
18. yüzyılda bu bölgedeki ferhaneler arasında bazı hanlar inşa edilmiş  ve onlar da depo olarak kullanılmıştır..
1830'lu yıllara gelindiğinde "Sahil Caddesi" denilen sokağın önündeki bazı iskelelerin önleri dolmaya başlar. Rıhtımın 1875 yılında tamamlanmasıyla, bölge denizden iyice uzaklaşarak eski önemini kaybeder.
Rıhtımın inşa edilmesinden sonra ağırlıklı olarak depolama işlemine devam edilen bölgede genelde tütün, kereste, kuru incir, üzüm, palamut, şarap ve halı gibi ürünler depolanıyordu. Bu bölgede İzmir'de halıcılıkla uğraşan önemli kuruluşlardan birisi de, Sydney La Fontaine halı deposu idi..

İzmir'in geleneksel ihraç ürünlerinden biri olan halı, kilim ve seccade dokumacılığı Ege bölgesinin en küçük yerleşim birimlerine kadar yaygınlaşmış bir ev sanayisi tipiydi. Genellikle köylü kadınların el tezgahlarında gerçekleşen bu üretim dalında Gördes, Kula, Uşak, Demirci, Eşme, Takmak ve Milas'tan seccade, kilim ve halılar İzmir'e geliyor ve buradan yurtdışına ihraç ediliyordu. 1860'lı yıllara kadar üretim, Batı Anadolu'da, köylülere sipariş üzerine iş yaptıran Türk tüccarların denetimindeydi. Yabancı sermayenin halı sektörüne girmesi, 1864 yılında İngiliz sermayesiyle başlamıştı. Üç İngiliz tüccar Uşak'ta bazı halı dokuyuculara iplik ve model vererek dokuttukları halıları dışarıya ihraç ettiler. İngilizler yavaş ve sağlam adımlarla sektörde söz sahibi olmaya başlayıp 1880'li yıllarda halıcılığı bölgede tekellerine almışlardı..
Avrupa'da Sanayi Devrimi sonrası ortaya çıkan eve iş verme sistemi, Batı Anadolu'da bu sektöre uyum sağlayan bir sistem olmuş, büyük ve sürekli yatırıma gerek göstermeyerek, yüksek karlar sağlamıştı.
Halı üretimini otuz yıl kadar elinde tutan İngilizler, fabrika üretimine geçmek için bile çaba harcamamışlardı. İplik eğirme ve boyama dışındaki birkaç atölye ve küçük fabrika dışında halıcılık, tamamı ile ev sanayisi biçiminde sürüyordu. İngilizlerin bu üretim şeklini geri düzeyde gören bir Avusturya firması (KEUN ve ORTAKLARI) ise 20. yüzyılın başında Uşak'ta bir halı fabrikası açacaktı.. Fabrikanın seksen kadar işçisi vardı ve yılda 12 000 metre halı dokunuyordu. Avusturyalıların işin başında yüksek karlar elde etmesi, yıl içinde on beş adet daha halı şirketinin kurulmasına yol açtı. Bu dönemde Türkler ve azınlıklar, İngilizler kadar bir üretim ve dağıtım ağı kuramamışlardı. Bu firmalar ancak İngilizlerin elinin değmediği yerlerde üretim yapabiliyor ve İngilizlerin fabrikalarından iplik satın almak zorunda kalıyorlardı. Bu durum da maliyetleri yükseltiyordu.
Tekelci durumda olmalarının kendilerine zarar getireceğini anlayan altı İngiliz tüccarı, önlem almak amacıyla, 400.000 sterlin sermaye ile yeni bir şirket kurdular. İşte bu şirket, 1913 yılına gelindiğinde, Türkiye'de halı dokutup ihraç eden tek şirket olarak kalacaktı..
1908 yılında açılan ORIENT CARPET MANIFACTURES LTD. (Şark Halı Fabrikası) adlı bu şirket, altı İngiliz firmasının birleşmesinden oluşmuştu :
1- P. De Andria and Co. (1836)
2- G.P. and J.Baker (1878)
3- Habif and Polako (1840)
4- T.A Spartalı and Co. (1842)
5- Sykes and Co. (1902)
6- Sydney La Fontaine (1880)

İngiltere'de Levant Kumpanyası'nın kurucusu olan ve 1786 yılında İzmir'e yerleşen James La Fontaine'in torunu olan Sydney La Fontaine, 1880 yılında kurduğu firmasının üretim yeri ve depo olarak kullandığı binayı 1895 yılında yaptırmıştır. (Bu bina bugün hala ayaktadır. Alsancak Liman'daki Migros'un arka tarafında, Şehit Fethi Bey Caddesi 1349 Sokak/Çikolata Sokak ve 1347 / Taşçılar Sokakların arasında oto yıkama olarak kullanılıyor.. Ekteki fotoğraflar..)

KAYNAKÇA : 
ÇINAR ATAY, "Kapanan Kapılar-İzmir Hanları" ; MELİH GÜRSOY, "Tarihi, Ekonomisi ve İnsanları İle İzmir" ; OSMAN ÖNDEŞ, "Asıl Efendiler, Levantenler"


    

21 Haziran 2014 Cumartesi

TELEFONDA MUAŞAKA !...


İzmir telefonla 1928 yılında tanıştı.. Telefon daha sonra telsiz ve internette yaşanan "sanal" aşkların, mektuptan sonraki ilk mekanıydı..  Muallim Şövalye Hasan Basri 1915 yılında yayımladığı "Telefonda Muaşaka (sevişme)" adlı kitabıyla belki de Attila İlhan'ın öncülüğünü yapmıştı ("Bela Çiçeği, 1962") 

"Meraklısına Not : O yıllarda, özellikle İzmir'de bazı genç kızlar, telefonla beni arardı. Kimisi adını verir, kimisi vermez. Bazısıyla Kültür Park'ta ya da Karşıyaka'daki bir deniz kahvesinde buluşuruz, söyleşiriz. Bazısı 'meçhul' kalmayı yeğler, sadece telefonda söyleşir. Şiir işte bu sonuncu türden bir ilişkinin etkisiyle yazıldı. Kim olduğunu hala bilmediğim o genç kız, en çok da geceleri beni arar, o sıcak, biraz kırık sesiyle, dakikalarca konuşurdu. Ben de konuşurdum elbet. Allah bilir ona neler anlatırdım. Derken, dönüp dolaşıp onun benim neyim olduğu sorusuna takıldık.."

"Sen benim hiçbir şeyimsin
yazdıklarımdan çok daha az
hiç kimse misin bilmem ki nesin
lüzumundan fazla beyaz
sen benim hiçbir şeyimsin
varlığın yokluğun anlaşılmaz
galiba eski liman üzerindesin
nasıl karanlığıma bir yıldız olmak
dudaklarınla cama çizdiğim
en fazla sonbahar otellerinde
üniversiteli bir kız uykusu bulmak
yalnızlığı öldüresiye çirkin
sabaha karşı öldüresiye korkak
kulağı çabucak telefon zillerinde.. "




8 Haziran 2014 Pazar

ESKİ İZMİR VALİLERİ SERİSİ : ABDURRAHMAN PAŞA...



Halil Rıfat Paşa'dan sonra Aydın Vilayetine vali olan, Germiyanoğullarından ve sadaret kaymakamlarından Abdurrahman Nureddin Paşa, Kasım 1891 ile Mayıs 1893 tarihleri arasında görev yaptı..
Herkesin iş ve güçlerinin zamanında yapılmasını takip ederek ün salmıştı. Aynı zamanda dindar bir zat olduğundan ; İzmir'de birtakım camilerin tamir ve inşasına gayret etmiş, meclis-i idare azasından ve İzmir zenginlerinden Salepçioğlu Hacı Ahmet Efendi'yi bu işlerin başında bir mimar gibi çalıştırmıştır. 
Abdurrahman Paşa yetenekli kişileri korur ve bunları yetiştirmeyi severdi. Nitekim Kastamonu'dan Aydın Vilayeti Valisi olarak İzmir'e geldiğinde, sonradan Niğde milletvekili olan, yeteneğini takdir ettiği Hazım Bey'i Aydın Vilayeti Mektupçuluğuna getirmişti.. 

Abdurrahman Paşa'ya bir gün bir adam dilekçe verir. Ağızdan da işini anlatmak ister. Sözün gelişi : "Efendim, koyunun bulunmadığı yerde.." der demez, Vali Paşa'nın adı aklına gelir ve susar.. Korkmuştur.. Paşa, son derece titiz bir adam olmasına rağmen bu iş sahibini korkutmamak için, "Alt tarafını da söyle, çekinme.. Keçiye Abdurrahman Çelebi derler, değil mi ?.." der. Ve güzellikle adamcağızı işinin ait olduğu daireye gönderir..

Abdurrahman Paşa dairelerde iş sahiplerinin işleri geri kalmasın diye çok dikkatli davranır, bütün vilayet dairelerini denetlerdi..

Abdurrahman Paşa hakkında, "Anadolu" gazetesinde çıkan bir yazıdan, bir anekdot...

Sultan Abdülhamid zamanında, yabancı devlet donanmalarının Çanakkale Boğazından geçip İstanbul'u ziyaret etmeleri "evham-ı şahane"ye dokunduğundan yasak idi.. Bundan dolayı yabancı donanmalar, Padişahın tahta çıkışı (cülus) ve doğuş (veladet) günlerinde ülkenin her tarafında yaptırılan şenlik günlerinde İstanbul yerine İzmir'i ziyaret ederler ve vilayet makamına gelerek tebriklerini sunarlardı.. Aydın Vilayeti Valisi de donanma kumandan ve subaylarına hükumet konağında mükellef balolar ve ziyafetler verirdi..
Vali Abdurrahman Paşa zamanında İngiliz donanması İzmir limanına gelmiş ve Paşa tarafından şereflerine bir balo düzenlenmişti. Baloda hükümdar şerefine şampanyalar içilirken Vali Paşa da bir şampanya kadehi içinde, önceden hazırlanmış, şampanya renginde şerbet içmişti..
Abdurrahman Paşa yabancılarla iyi geçinmek taraftarı idi. O kadar ki, "Frenk üzümü" diyenlere, "Canım başka isim bulun, ecnebiler darılır !.." derdi.. 





M. KAMİL DURSUN'un "İzmir Hatıraları" adlı kitabından derlenmiştir..

20 Mayıs 2014 Salı

ESKİ İZMİR VALİLERİ SERİSİ : HASAN FEHMİ PAŞA...



Gürcistan kökenli Hasan Fehmi Paşa, 1892-1895 yılları arasında Aydın Vilayeti valiliği görevinde bulunmuştu. Hukuk ulemasından bir zat olduğu için, vilayet kendisinin olgunluk ve kültüründen bir hayli yararlanmıştı..
Toplum bilimi, eğitim-öğretim sistemi ve bayındırlık alanlarında çok çalışmış bir vali idi. Halkın okullara rağbet etmesi konusunda çok teşvik ve telkinlerde bulunmuştu..
Onun valiliği zamanında kısa dizlik ve donlu, şalvarlı köylülerin İzmir'e gelmesi bir emirle yasaklanmıştı. Vali Paşa bu emriyle köylüleri pantolon veya hiç olmazsa o zamanlar "elifi" denilen ve pantolona benzeyen bir elbise giymeye mecbur etmek istiyordu..
Aydın ve Manisa yönlerinden trenle yahut kara yoluyla gelen ve İzmir'deki işlerini görmek isteyen köylüler ; şehirde kısa donla dolaşınca zabıtanın takibine uğradıklarından, kendilerini bundan korumak ve takipten kurtulmak için Kemer ve Basmahane istasyonları civarındaki dükkanlarda köyden giyip geldikleri şalvarları çıkarırlar ve orada kira ile kendilerine verilen pantolon veya elifileri giyerek şehre girerlerdi. İzmir'deki işlerini bu suretle görüp köylerine dönecek olan köylüler, adı geçen istasyonların civarındaki dükkanlarda bıraktıkları şalvarları ayaklarına geçirerek köylerine dönerlerdi !.. Ama bu şekilde hareket etmek çoğuna zor geldiğinden, köylüler yavaş yavaş şalvarı terk ederek pantolon veya elifi yaptırıp giymeye başladılar. Bu suretle vilayet halkında kıyafet değiştirmek mecburiyeti ve göreneği o zamanlar esaslı bir şekilde kendini göstermişti. 
Zaten Avrupa çuhalarından bir takım şalvar, cepken ve dizlikler o zamanlar 15-20 altına mal olmakta olduğundan ; Hasan Fehmi Paşa sayesinde köylüler, bir hayli tasarruf ve fayda sağlamış oldular. 



Şalvar yasağının uygulaması sırasında bir gün Hasan Fehmi Paşa, Basmahane'deki Kasaba demiryolu istasyonuna uğrar. Vagonlara girip çıkan yolcuları incelerken vagonların üzerinde "edna" (en aşağı), "evsat" (orta) ve "ala" (en iyi) kelimelerinin yazılmış olduğunu görür ve tren direktörünü çağırarak bunların doğru olmadığını, çünkü üzerinde "edna" yazılı vagonlarda yolculuk edenlerin edna insanlardan olmadıklarını, bu yüzden, yolcuların bilet paraları itibarıyla sınıflandırılması gerekiyorsa, bu vagonların üzerine "Üçüncü", "İkinci", "Birinci" kelimelerini yazdırmalarını söyler. O zamandan itibaren vagonların üzerinde bu kelimeler kullanılır, daha sonra da bunlar rakamlarla ifade edilir..
Hasan Fehmi Paşa'nın valiliği zamanında Türk okullarının düzen ve ilerlemesine çok çaba sarf edilmiştir. Kendisi bilhassa genel sınavlarda ve ödül dağıtım törenlerinde bulunur, uzun ama yararlı konuşmalar yapardı. Öğrencilerden sınıfta birinci gelenlere ödül olarak kitap, yazı takımı, saat gibi değerli şeyler verilirdi. İkinciden beşinciye kadar "Zikr-i Cemil" denilen takdirnameler verilirdi. Ders yılı içinde diğer başarılı öğrenciler sırasıyla "aferin", "tahsin" (takdir) ve "imtiyaz" (üstün) varakaları alırlardı. On aferin alanlar bir tahsin ; beş tahsin alanlar bir imtiyaz varakasına sahip olurlardı. İmtiyazları çoğalan öğrencilerin adları okul salonunda asılı "Levha-i İftihar" (gurur tablosu) denilen bir tabloya alınarak öğrenci çalışmaya özendirilirdi.. 

M. KAMİL DURSUN'un "İzmir Hatıraları" adlı kitabından derlenmiştir..  

5 Mayıs 2014 Pazartesi

İZMİR'İN İLK TÜRK DOKTORU...

  

1888 yılında beş sınıf üzerinden yeni açılan ve sonra, 1890'da yedi sınıfa çıkan İzmir İdadi Mektebi'nin öğretim kadrosunda değerli kişiler bulunmaktaydı. Tabiiye (Biyoloji) ve Hikmet (Fizik) derslerini Türkiye'nin sayılı alimlerinden Mahmud Esad Efendi, Kavanin (kanunlar) dersini ünlü yazar ve avukat Tevfik Nevzat, Fransızca'yı yine ünlü yazar ve romancılarımızdan Uşşakizade Halid Ziya, Edebiyat'ı, edip ve şairlerimizden Bıçakçızade Hakkı, Hıfzısıhha yani Sağlık Bilgisi derslerini ise İzmir'in pek yakından tanıdığı ve sevdiği Doktor Mustafa Bey okutuyordu..
Bunların her biri mesleklerindeki değerlerini kanıtlamış kişiler olduğundan, İzmir İdadisi (Lisesi) tarafından yetiştirilen öğrenciler gerek yüksek okullarda, gerek yaptıkları işlerde daima başarılı olmuşlardır.. Mektebin müdürü olan Abdurrahman Efendi ise, disiplin konusunda İzmir'de sayılmış bir yönetici idi..
Dr. Mustafa Bey, hıfzısıhha derslerinden başka, okul doktorluğunu da yapıyordu..

Doktor Mustafa Bey aslen Ödemiş'in Birgi nahiyesi halkındandı. Askeri tıbbiyeden çıkıp, orduda görevini yaptıktan sonra İzmir'e gelmiş ve sivil doktorluğa başlamıştı. O İzmir'e geldiğinde, kentte hiç Türk hekimi bulunmuyordu. Bütün Türk ve gayrimüslim aileler kendilerini Rum, Ermeni ve Musevi doktorlardan en meşhurları olan Kostanoğlu, Kondolon, Celiyan, Büyük İsak gibi hekimlere tedavi ettiriyorlardı. Dr. Mustafa Bey kısa bir süre içinde, yeteneği ile, bunların arasında yerini alarak şehirde tanınmış ve Türklerden başka, gayrimüslim unsurların da devamlı doktorluğunu eline almıştı.. Diğer doktorlar arasında konsültasyonlar gerektikçe, o da bunların arasında yerini alır ve tıbbi görüşmelere başkanlık ederdi..
Hastalarını bir baba şefkatiyle tedavi eden ve İzmir Memleket Hastanesinde 50 yıla yakın görev yapan Mustafa Bey, İzmir Vilayetinde Türk doktorluğunun öncüsü olmuştur..

Kendisi her gün erkenden hastanesi başındaki görevine gelir, geç vakitlere kadar özenle çalışırdı. O zamanlar İzmir'de Yalılar'da Kordon'da atlı tramvaylar işlemekte idi. Mustafa Bey her sabah evinden çıktığında rastladığı dostlarıyla selamlaştıktan sonra, her gün ilk tramvay seferini yapan sürücü ve biletçilerle işe başladığını söyler, gençlere ve meslektaşlarına doktorluk görevinin önemini ve kutsallığını anlatırdı.. Bir hastayı muayeneye gittiğinde, derhal hastaya kendisinde hiçbir şey olmadığını, boş yere davet edildiğini söyleyerek hastanın ilk görüşte moralinin yükselmesini sağlar, ondan sonra muayene ve tedavisine başlardı..
İzmir Devlet Hastanesi onun zamanında Türkiye'nin en meşhur hastanesi haline gelmiş ve yine onun zamanında, onun gayretiyle ve ülke halkının da yardımlarıyla, eski ahşap hastane yıkılarak yeni hastane (yukarıda) inşa edilmişti.. 
İzmirliler de, eski belediye başkanlarından, Denizli Milletvekili, merhum Dr. Behçet Uz'un himmetiyle bu büyük doktorun değerini hakkıyla takdir ederek, kendisine bir caddenin adını tahsis etmişler, bir büstünü de o caddenin başına koyarak onu unutmayacaklarını göstermişlerdir..

 

M. KAMİL DURSUN'un, "İzmir Hatıraları" adlı kitabından derlenmiştir..