3 Ekim 2014 Cuma

ESKİ İZMİR VALİLERİ SERİSİ : KAMİL PAŞA...



İzmir'in eski ailelerinden Postacıoğulları'na mensup olan Mustafa Kamil Dursun (1878-1951), İzmir Posta Müdürü olan dedesi Mehmet Şükrü Efendi, İzmir Posta Telgraf Başkatibi olan babası Hafız Bekir Sıtkı Efendi'den sonra, 20 Eylül 1900 tarihinde Vilayet Mektubi Kalemi'nde çalışmaya başlamıştır. Bu görevinin yanı sıra Mekteb-i Sanayi'de Kitabet ve Tarih öğretmenliği ile vilayetin resmi yayın organı olan Aydın gazetesinde de yazarlık yapmıştır.. Onun "İzmir Hatıraları" adlı kitabından, Kamil Paşa'nın (üstteki foto) İzmir valiliği dönemine ait bazı ilginç bölümlerini paylaşmak istedim..
Bazı kısımlarını günümüz Türkçesine çevirdim..

Bir gün bir iki okul arkadaşımla Rıhtım'dan (I. Kordon) Dolma mevkiine (Konak) gelmiştim. Bir kısım halkın denizden gelmekte olan bir beylik vapura bakmakta olduğunu gördüm. Biz de bunlara katıldık ve seyirci olduk. Vapur, kışla rıhtımına yanaşır bir durum almıştı ki, hükumet konağından Vali Hasan Fehmi Paşa ile bir takım zatların bu rıhtıma doğru gelmekte olduklarını gördük.
Meğer İzmir valiliğine tayin olunan eski sadrazamlardan Kamil Paşa bu vapurda imiş.
Vapur sahile yanaştı ve Kamil Paşa maiyetiyle sahile çıktı. Karşılamaya gelen eski vali ve erkan kendisini selamladılar, sonra da hep beraber hükumet konağına gittiler..
Bu, Paşa'nın İzmir'e ikinci gelişiydi. Daha önce, ilk kez 1883 yılında, "efeler sorunu"nu çözmek için geçici görevle Aydın valiliği yapmıştı. Şimdi ise, 1895 yılı Kasım ayında, 1906'ya kadar kalmak üzere, yeniden atanmıştı ama şu anda küskün bir halde olduğu, yüzünden ve tavrından anlaşılıyordu..
Birkaç gün sonra hükumet konağı avlusunda yeni valinin fermanı okunacaktı. Vali, iç avluya bakan mermer salonun kapısında ; kumandanlar, vilayet erkanı, memurlar ve bir kısım halk da orada bulunuyorlardı. Ferman okundu ve bando selamlık havasını çalmaya başlayınca Kamil Paşa bunun tamamlanmasını beklemeden tören yerini terk etti ve makamına giderek oturdu. Herkes de valinin bu hareketinin hürriyetperver oluşundan kaynaklandığını sandı. Gerçekten de Kamil Paşa, İzmir'de bulunduğu süre içinde, işlerini özgürce yönetmiştir..
Kamil Paşa'nın gazetelerin yayın ve hareketlerine karşı hoşgörülü olması, çevrede fikri gelişmelere yol açmıştı. Bundan dolayı ara sıra İstanbul'dan verilen emirlerle geçici olarak yayınlara ara veriliyordu. Fakat bu ara vermelerden sonra, her defasında, gazete daha ileri hamlelerde bulunuyordu. İşte bu cüretkar yayınların sonucunda gazetenin yazarlarından, açık fikirli, güçlü bir kalem olan, hürriyetperver Tevfik Nevzat Bey, Sultan Abdülhamid'in emriyle Adana'ya sürgün edilmiş ve bir süre hapishanede kaldıktan sonra orada bir kuyuya atılarak boğdurulmak suretiyle feci bir şekilde hayatına son verilmiştir. Ve İzmir'de "Nevzat Bey Adana'da intihar etti" dedikodusu yaydırılmıştır. Fakat yine de bu savaşçı ruhlu kalemin İzmir ve çevresinde aşıladığı hürriyet fikri ve kıvılcımları söndürülememiştir..
Yine Kamil Paşa'nın zamanında şehrin büyük caddelerinin kesme taşlarla döşenmesi, Sanatlar Okulu'nun genişletilmesi, Karşıyaka tramvaylarının kurulması gibi uygar eserler meydana getirilmiş ve bunların yapılmasında o zamanlar belediye başkanı olan Eşref Paşa'nın yararları da olmuştur..
Eşref Paşa (aşağıdaki foto) sorumluluğu altına aldığı İzmir belediye başkanlığını, ondan önceki başkanların gıpta edeceği şekilde, iyi yapmış ve zamanın belediye gelirlerinin izin verdiği ölçüde şehrin temizliğine, suların kesintisiz akmasına ve halk ihtiyaçlarının sağlanmasına çalışmıştır..
Onun zamanında, bir defasında, kasaplar et narhının İzmir para piyasası itibarıyla 7 kuruştan bir çeyrek mecidiyeye çıkarılması konusunda ısrar etmişler ; Eşref Paşa etin okkasını her durumda 7 kuruştan satacaklarını ihtar etmiş. Bunlar kabul etmeyince derhal vilayetten civara telgraflar yazdırarak, şehre yakın kazalara adamlar göndererek, bu şekilde gelen koyunları kestirip çeşitli semtlerde açtırdığı kasap dükkanlarında halka 7 kuruştan sattırarak kasapları yola getirmiştir..

 




18 Eylül 2014 Perşembe

VALİ KAMİL PAŞA DÖNEMİ İZMİR'İNDEN ANEKDOTLAR..

Kamil Paşa'nın valiliği sırasında İzmir, İstanbul ve diğer yakın vilayetlere oranla hürriyet havasını en çok soluyan bir vilayet merkezi idi. Gerçi İzmir'de de bazı hafiyeler yok değildi ; fakat bunlar diğer yerlerde bilhassa İstanbul'da bulunanlar kadar kötülük yapamıyorlardı. Çünkü vilayetin bu hususta tuttuğu siyaset bunların neden olduğu zararları mümkün olduğunca sınırlıyordu. Bu sebeple, İstanbul'dan İzmir'e sürülmüş olan bazı kimseler vaziyetlerinden memnun bulunuyordu.. Hatta bunlardan bir kısmına vilayetçe rejide ve diğer dairelerde uygun görevler verilerek geçimleri sağlanırdı..
Bunlardan Abdülhalim Memduh vilayet tercümanı olarak, Müstecabizade İsmet ise rejide görevliydi. Bir gün bunlar ve daha birkaç arkadaşları, Şair Eşref'in kaymakam olarak bulunduğu Kırkağaç'a gitmişler, şaire misafir olmuşlardı. Şair Eşref filozof bir kişi olmasına rağmen, tutumluydu ve ekonomik olmayı severdi. Konuklarını güzelce kabul etti ve akşama doğru biraz içmek için hazırlattığı masanın başına oturmuş, misafirlerini etrafına toplamıştı.
Yanındaki odacıyı çağırdı ve cebinden bir tane 2 kuruşluk çıkararak odacıya verdi. "Şuradan biraz rakı, peynir, zeytin, domates al getir" dedi. Kapıdan çıkmadan : "Artarsa taze soğan, marul da alırsın," dedi. Bunun üzerine Abdülhalim dayanamayarak : "Gel" diye hademeye bağırmış : "Oğlum, eğer artarsa kendine de bir kostüm alırsın !.."

 

Dönemin Vilayet Postacısı M. Kamil Dursun, "İzmir Hatıraları" adlı kitabında Sultan Abdülhamid dönemine ait bir anısını da aktarıyor..
"O sıralarda Fransızların İstanbul'da isteklerine göre çözümleyemedikleri bir antrepolar sorunu vardı. Türkiye'deki Fransız yetkililer işin istedikleri gibi olması için Fransız donanmasının Midilli Adasını işgal etmesini istemişler, donanma da Midilli'ye gelmişti.. 
"Midilli'nin İzmir'e yakınlığı nedeniyle bu haber şehirde yayılınca, halk çok üzülmüştü. Sorunun Babıali ile çözümü günlerdir devam ettiğinden, o zamanlar Midilli'de mutasarrıf olan Tireli Galip Ağa ne yapması gerektiğini vilayetimiz valisi Kamil Paşa'dan sormuştu. Kamil Paşa da ona, Babıali'den alacağı talimatı bekleyerek işgal durumunun Fransız filosu kumandanı nezdinde derhal protesto edilmesini önerdi..
"Midilli sorununun memleketin çoğu taraflarında, bilhassa çevre vilayetlerde, herkes tarafından duyulmasından telaşa düşen Sultan Abdülhamid'in bir iradesi derhal Midilli'ye yakın vilayetlere gönderilerek bildirildi. Bu irade, Midilli işgalinin halk üzerinde oluşturduğu etkiyi güya ortadan kaldırmak için duyurulmuştu.Bunda, vilayet dahilinde, köylere varıncaya kadar mevcut olan bütün camilerin, mescitlerin, medrese ve tekkelerin hangilerinin kaç liraya tamir ve ne kadar onarıma muhtaç oldukları sorulmakta ve hemen bir komisyon kurularak keşiflerinin yaptırılması, defterlerinin düzenlenmesi ve gönderilmesi bildiriliyordu.. Bunun üzerine vilayette, sancaklarda, kazalarda, valinin ve mutasarrıflar ile kaymakamların birinci ve kadıların ikinci başkanlıkları altında müftülerin ve bir kısım idare mezlisi ve belediye azalarının dahil olduğu komisyonlar oluşturuldu.. Bu komisyonlara vilayetçe ve mutasarrıflıklarca katipler atanarak işe başlandı. Birkaç ay devamlı çalıştılar. Defterleri düzenlediler, İstanbul'a göndermek için hazırladılar.. Defterler yazılıp bittikten sonra vilayette toplandı. Toplandıktan sonra hepsini içeren genel defter, vali paşanın emriyle katiplerden biri tarafından imza edilmek üzere ikinci başkan ve azalara götürüldü. 
"O zaman İzmir müftüsü olan Said Efendi, bu defteri imzalaması için yanına gelen katibe : 'Cami ve medreselerde bu kadar para harcanacağına ve böyle işlerle uğraşılacağına donanma yapılması daha uygun olur,' diyerek defteri imzalamak istememişti.. Sonunda vali paşanın özel olarak evine gönderdiği bir yaver vasıtasıyla defteri mühürlemeye ikna edilmiş ve toplam tutarı çok kabarık bir rakam içeren genel defter İstanbul'a gönderilmişti..
"Bundan sonra birçok imamlar, müderrisler, şeyhler aylarca umutla kendi cami, medrese ve tekkelerinin tamiratı için paraların gelmesini beklemişler ve aylarca, yıllarca bekledikleri halde bundan hiçbir şey çıkmadığını görmüşlerdi..
"Sonradan anlaşıldı ki, bu iradeler sarayın bütün halkı oyalamak ve Midilli işgaline üzülen kamuoyunu avutmak için yapılmış sahte bir önlemden ibaretti !..."
"Bırakın bu toplamı milyonlarca altına mal olacak tamir-onarım masraflarını, memurların maaşından bile ortada eser yoktu !.. 3-4 ayda bir ancak umumi maaş verilebiliyordu. Bu da ancak Sultan Abdülhamid'in ikinci katibi, yakınlarından, İzzet Holo'nun başkanlığında oluşturulmuş maliye komisyonunun emriyle sarf ediliyordu.. 
"Her tarafta mali sıkıntıdan dolayı maaşlar aylarca verilmeyince, bazı kazalarda mal müdürlerinin ve sandık eminlerinin saldırıya uğradıkları oluyordu. İşte bu sırada İzmir mektupçusu kaleminde şöyle bir diyalog yapılmıştı :
"O zamanlar Mektupçu kaleminde baş müsevvit (müsvedde,taslak yapan katip) Bıçakçızade Hakkı Bey, 3-4 aydır maaşlarını alamayan ve ihtiyaç içinde kıvranan arkadaşlarıyla ne yapacaklarını düşünürken mesalih-i ecnebiye (yabancı işleri) katibi Yakup Efendi gelerek Hakkı Bey'e : 'Üstat, evrak kaleminde vali paşaya mahsus olarak Çine'nin Madran dağlarından getirilmiş birkaç damacana Çine suyu vardır. Bir tanesi açık olduğundan evrak kalemi katipleri içiyorlar. Bana da verdiler bir bardak içtim. Öyle bir su ki, bir bardak içince hemen acıkıyor, iştahınız artıyor, siz de içiniz' dedi. Hakkı Bey de yanıt olarak : 'Arkadaşlar biz 3-4 ayda bir maaş alıyoruz. Bize hemen öyle bir bardakta iştah açacak bir su değil, bir bardak içince üç gün açlık duyurmayacak bir su varsa onu tavsiye et,' diyerek karşılıkta bulundu !.."

     

29 Ağustos 2014 Cuma

TRAMVAY VE BİZE HATIRLATTIĞI BİR LEVANTEN AİLESİ..



İzmir'e yeniden tramvay seferlerinin konmasına çalışıldığı günlerde, Hürriyet Ege'de Deniz Sipahi'nin Tayfur Göçmenoğlu'nun kitabından yararlanarak aktardığı yazısını okuyunca, o yazıdan bazı bölümleri sizlerle paylaşmak istedim.. Levantineheritage.com adlı sitenin fotoğrafları eşliğinde..

Aslında İzmirliler tramvaya yabancı değil. 1800'lerin sonunda Guiffray Ailesi atlı tramvayı İzmir'de kurar. Hem Konak hem de Karşıyaka'da atlı tramvaylar çok tutulur.
Birinci kuşak Guiffray'ların en büyüğü Elie Guiffray, 1849'da doğar. 1871'de Reine Budouin ile evlenir, bir yıl sonra da genç çift İzmir'e yerleşir.
Öncelikle "Göztepe Tramvay Kumpanyası" kurulur. Konak-Reşadiye hattında ve Karşıyaka'da da atlı tramvay çalıştırmaya başlarlar. Elie Guiffray, 1893 yılında Belçikalı bir ortağıyla "Şark Sanayi Kumpanyası"nı kurar. Amacı İngiliz (Hint) mamullerine karşı ciddi bir rekabet oluşturmaktır.. Ayrıca, Aydın sınırları içindeki "Tatar Çiftliği"ni de satın alır ve tarıma da girmiş olur.. Bu çiftlikte büyük bir malikaneleri vardır. Kordon'da şimdi Alman Konsolosluğu'nun bulunduğu bina da onların kışlık malikaneleridir..
Elie Guiffray, İzmir Elektrik Şirketi'ni de kurarak enerji alanında önemli bir yatırım yapar. Önce şimdiki Karataş ve çevresine sonra da Alsancak bölgesine, belirli saatlerde verilmek üzere elektrik getirir.
Ailenin ticari girişimciliği bunlarla da kalmaz ; Aydın-Kasaba (bugünkü Turgutlu) tren yolu işletmeciliği de bu ailenin kontrolündedir..
Elie Guiffray'in 1878 doğumlu oğlu Elzear da babasını aratmaz, İzmir'de yaşayan Levantenler ile Osmanlı ahalisini de aynı çatı altında bütünleştirmeyi amaçlayan bir projeye imza atarak "Sporting Club"ı kurar.. Bu kulübün onur üyesi de İzmir Valisi Rahmi Bey'dir..
Elzear Guiffray'ın, yaz aylarında oturmak için aldığı ev, Katolik Kilisesi'nin hemen arka sokağındaydı. Elzear Guiffray'ın 1930'da, heniz 42 yaşındayken, Cannes'da kalp krizi sonucu ölmesinden bir süre boş kalan bu evi, İzmir Belediye eski başkanlarından Ahmet Priştina'nın babası Derviş Priştina satın almıştı.. Ahmet Priştina da bu evde doğmuştu. Bu tarihi ev, şimdi Ukrayna'nın Fahri Konsolosu Çetin Güvercin'in konutu olarak kullanılıyor..
Vali Rahmi Bey'in 1918'de görevden alınıp sürgüne gönderilmesinden sonra, Kambur İzzet Paşa'nın valiliği sırasında ve İzmir'in işgal yıllarında Guiffray Ailesi sıkıntılı bir döneme girer.. Ailenin ikinci kuşağı Marsilya ve Cannes'a taşınarak oralarda iş kurar. Aile İzmir'de ticari olarak küçülmeye başlar.. Şark Sanayi Kumpanyası'na Türk ortaklar alınır.. İzmir'in kurtuluşundan ve Cumhuriyet'in ilanından sonra oluşan yeni ekonomik ve sosyal statüler Guiffray'ları bu kentten koparır..



18 Ağustos 2014 Pazartesi

KAMİL PAŞA'NIN İZMİR VALİLİĞİ DÖNEMİNDEN ANEKDOTLAR..

Kamil Paşa'nın yabancı devletler konsolosları üzerinde epey nüfuzu vardı. O sıralarda İzmir'in Manisa sancağında ve bazı kazalarında oyun ve konserler vermek üzere Avusturyalı bir kadın oralara gitmişti. Bu kadın sarı saçlı, mavi gözlü, güzel endamlı, işvebaz bir şantöz olduğundan bu kazalarda, bilhassa Alaşehir'de verdiği oyunlarda zengin çocuğu bir takım delikanlıların üzerine düşmeleri ve bu yüzden aralarında rekabet başlamasıyla, bazı nahoş olayların başlamasından korkularak kaymakam tarafından vilayete bildirilmişti..
Bu başvuru üzerine Kamil Paşa Alaşehir kaymakamlığına şuna benzer bir telgraf çekmişti : "Bu oynak karının derhal oradan def edilmesi ve ilk vasıta ile İzmir'e yollanması..."
Bu telgrafı alan Alaşehir kaymakamı da bu Avusturyalı kadını hemen trene koyarak İzmir'e göndermiş, vilayet de kendisini Avusturya konsolosluğuna teslim ederek İzmir'den uzaklaştırılmasını sağlamıştı..

  

Kamil Paşa'nın İzmir'de bir takım hürriyetperverleri himaye etmesinden ve İstanbul'a karşı her konuda boyun eğmeyerek, ara sıra bazı emirleri gözardı etmesinden dolayı hakkında Sarayın güveni gittikçe azalmaktaydı ve kendisinden doğan şüpheler artıyordu. Bu nedenle vilayetten azli ile Rodos'a sürgünü hakkında bir irade hazırlanmıştı.
Bu işin icrasına o vakit İzmir'de eşkıya takip kumandanı sıfatıyla bulunmakta olan Kara Said Paşa memur edilmişti. Said Paşa o zamanlar Karşıyaka'da oturuyordu ve gündüzleri vapurları görevi başına gelerek akşamları da yine Karşıyaka'ya dönüyordu. O zamanlarda İzmir'de otomobil gibi araçlar bulunmadığı gibi, İzmir-Karşıyaka arasında işleyen vapurlar ve trenler de belirli saatlerden sonra seferlerini kestiklerinden araç bulmak zordu..
İşte böyle bir zamanda bir gece Sadrazam Avlonyalı Ferid Paşa'dan Kara Said Paşa'ya hitaben gelen şifreli telgrafla Vali Kamil Paşa ile ilgili irade tebliğ edilir. Telgrafçılar bu şifreyi Kara Said Paşa'ya götürüp teslim ettikten sonra dönerler. Said Paşa, yanında şifre anahtarı bulunmadığı şifreyi açamaz ve bunu ertesi güne bırakır. Fakat bu telgrafın hazırlanmasından ve içeriğinden haberi olan Kamil Paşa, ertesi gün erkenden İngiltere Konsolosluğuna gider ve orada kalır.
Kara Said Paşa sabahleyin Karşıyaka'dan İzmir'e geldiğinde Kamil Paşa'nın konsoloslukta olduğunu öğrenince telaşa düşer. Onun gösterdiği bu kayıtsızlık görevden azline de neden olur..
Kamil Paşa konsoloslukta günlerce kaldığı için, o zamanlar İzmir'de kumandan olan Tevfik Paşa, Kamil Paşa'dan konsolosluğu terk etmesini rica etse de vali paşa bunu uygun görmeyip bulunduğu yerden Saray ile haberleşmeye başlar.. Bir hafta kadar konsoloslukta kaldıktan ve Saraydan gereken güvenceyi aldıktan sonra İstanbul'a gider, Saraçhanebaşı'ndaki konağında oturmaya memur edilir. Meşrutiyet'in ilanından sonra Kamil Paşa bir iki defa sadrazam olmuştur..  

   



M. KAMİL DURSUN'un "İzmir Hatıraları" adlı kitabından derlenmiştir..

19 Temmuz 2014 Cumartesi

İZMİR'DE HALICILIK VE DEPOSU HALA DURAN BİR ŞİRKET...



SYDNEY LA FONTAINE'in Halı Ticarethanesi ve Deposu, Osmanlı İmparatorluğu İzmir'inde FERHANELER BÖLGESİ adı verilen bir alanda bulunmaktaydı.
Bu bölge 19. yüzyıl sonları, 20. yüzyıl başlarında batıdan İkinci Kordon, doğudan Frenk Caddesi, kuzeyden Sarı Sokak ve güneyden ise Arapian Çarşısı'nın arasında kalan bölgeyi oluşturuyordu..
"Ferhane" kelimesinin kökeninin kervansaray ve han gibi yapıların depolarına verilen "barhane" isminden geldiğini bazı araştırmacılar söylemektedir.
Bu bölgede ferhane adıyla anılan yapılar bir pasaj tarzında, tek veya iki tarafında dükkanları olan, iki sokağı birbirine bağlayan dar yapılardı.. İki tarafı kapılarla korunan bu pasajların genelinin üzerleri, ahşap perde veya dükkanların saçakları ile kapalıydı ve bu yüzden de ortam loş olurdu.
Bu yapılara "ferhane" adının verilme sebeplerinden en önemlisinin de bu loş ortam olduğu söylenir...
18. yüzyılda bu bölgedeki ferhaneler arasında bazı hanlar inşa edilmiş  ve onlar da depo olarak kullanılmıştır..
1830'lu yıllara gelindiğinde "Sahil Caddesi" denilen sokağın önündeki bazı iskelelerin önleri dolmaya başlar. Rıhtımın 1875 yılında tamamlanmasıyla, bölge denizden iyice uzaklaşarak eski önemini kaybeder.
Rıhtımın inşa edilmesinden sonra ağırlıklı olarak depolama işlemine devam edilen bölgede genelde tütün, kereste, kuru incir, üzüm, palamut, şarap ve halı gibi ürünler depolanıyordu. Bu bölgede İzmir'de halıcılıkla uğraşan önemli kuruluşlardan birisi de, Sydney La Fontaine halı deposu idi..

İzmir'in geleneksel ihraç ürünlerinden biri olan halı, kilim ve seccade dokumacılığı Ege bölgesinin en küçük yerleşim birimlerine kadar yaygınlaşmış bir ev sanayisi tipiydi. Genellikle köylü kadınların el tezgahlarında gerçekleşen bu üretim dalında Gördes, Kula, Uşak, Demirci, Eşme, Takmak ve Milas'tan seccade, kilim ve halılar İzmir'e geliyor ve buradan yurtdışına ihraç ediliyordu. 1860'lı yıllara kadar üretim, Batı Anadolu'da, köylülere sipariş üzerine iş yaptıran Türk tüccarların denetimindeydi. Yabancı sermayenin halı sektörüne girmesi, 1864 yılında İngiliz sermayesiyle başlamıştı. Üç İngiliz tüccar Uşak'ta bazı halı dokuyuculara iplik ve model vererek dokuttukları halıları dışarıya ihraç ettiler. İngilizler yavaş ve sağlam adımlarla sektörde söz sahibi olmaya başlayıp 1880'li yıllarda halıcılığı bölgede tekellerine almışlardı..
Avrupa'da Sanayi Devrimi sonrası ortaya çıkan eve iş verme sistemi, Batı Anadolu'da bu sektöre uyum sağlayan bir sistem olmuş, büyük ve sürekli yatırıma gerek göstermeyerek, yüksek karlar sağlamıştı.
Halı üretimini otuz yıl kadar elinde tutan İngilizler, fabrika üretimine geçmek için bile çaba harcamamışlardı. İplik eğirme ve boyama dışındaki birkaç atölye ve küçük fabrika dışında halıcılık, tamamı ile ev sanayisi biçiminde sürüyordu. İngilizlerin bu üretim şeklini geri düzeyde gören bir Avusturya firması (KEUN ve ORTAKLARI) ise 20. yüzyılın başında Uşak'ta bir halı fabrikası açacaktı.. Fabrikanın seksen kadar işçisi vardı ve yılda 12 000 metre halı dokunuyordu. Avusturyalıların işin başında yüksek karlar elde etmesi, yıl içinde on beş adet daha halı şirketinin kurulmasına yol açtı. Bu dönemde Türkler ve azınlıklar, İngilizler kadar bir üretim ve dağıtım ağı kuramamışlardı. Bu firmalar ancak İngilizlerin elinin değmediği yerlerde üretim yapabiliyor ve İngilizlerin fabrikalarından iplik satın almak zorunda kalıyorlardı. Bu durum da maliyetleri yükseltiyordu.
Tekelci durumda olmalarının kendilerine zarar getireceğini anlayan altı İngiliz tüccarı, önlem almak amacıyla, 400.000 sterlin sermaye ile yeni bir şirket kurdular. İşte bu şirket, 1913 yılına gelindiğinde, Türkiye'de halı dokutup ihraç eden tek şirket olarak kalacaktı..
1908 yılında açılan ORIENT CARPET MANIFACTURES LTD. (Şark Halı Fabrikası) adlı bu şirket, altı İngiliz firmasının birleşmesinden oluşmuştu :
1- P. De Andria and Co. (1836)
2- G.P. and J.Baker (1878)
3- Habif and Polako (1840)
4- T.A Spartalı and Co. (1842)
5- Sykes and Co. (1902)
6- Sydney La Fontaine (1880)

İngiltere'de Levant Kumpanyası'nın kurucusu olan ve 1786 yılında İzmir'e yerleşen James La Fontaine'in torunu olan Sydney La Fontaine, 1880 yılında kurduğu firmasının üretim yeri ve depo olarak kullandığı binayı 1895 yılında yaptırmıştır. (Bu bina bugün hala ayaktadır. Alsancak Liman'daki Migros'un arka tarafında, Şehit Fethi Bey Caddesi 1349 Sokak/Çikolata Sokak ve 1347 / Taşçılar Sokakların arasında oto yıkama olarak kullanılıyor.. Ekteki fotoğraflar..)

KAYNAKÇA : 
ÇINAR ATAY, "Kapanan Kapılar-İzmir Hanları" ; MELİH GÜRSOY, "Tarihi, Ekonomisi ve İnsanları İle İzmir" ; OSMAN ÖNDEŞ, "Asıl Efendiler, Levantenler"


    

21 Haziran 2014 Cumartesi

TELEFONDA MUAŞAKA !...


İzmir telefonla 1928 yılında tanıştı.. Telefon daha sonra telsiz ve internette yaşanan "sanal" aşkların, mektuptan sonraki ilk mekanıydı..  Muallim Şövalye Hasan Basri 1915 yılında yayımladığı "Telefonda Muaşaka (sevişme)" adlı kitabıyla belki de Attila İlhan'ın öncülüğünü yapmıştı ("Bela Çiçeği, 1962") 

"Meraklısına Not : O yıllarda, özellikle İzmir'de bazı genç kızlar, telefonla beni arardı. Kimisi adını verir, kimisi vermez. Bazısıyla Kültür Park'ta ya da Karşıyaka'daki bir deniz kahvesinde buluşuruz, söyleşiriz. Bazısı 'meçhul' kalmayı yeğler, sadece telefonda söyleşir. Şiir işte bu sonuncu türden bir ilişkinin etkisiyle yazıldı. Kim olduğunu hala bilmediğim o genç kız, en çok da geceleri beni arar, o sıcak, biraz kırık sesiyle, dakikalarca konuşurdu. Ben de konuşurdum elbet. Allah bilir ona neler anlatırdım. Derken, dönüp dolaşıp onun benim neyim olduğu sorusuna takıldık.."

"Sen benim hiçbir şeyimsin
yazdıklarımdan çok daha az
hiç kimse misin bilmem ki nesin
lüzumundan fazla beyaz
sen benim hiçbir şeyimsin
varlığın yokluğun anlaşılmaz
galiba eski liman üzerindesin
nasıl karanlığıma bir yıldız olmak
dudaklarınla cama çizdiğim
en fazla sonbahar otellerinde
üniversiteli bir kız uykusu bulmak
yalnızlığı öldüresiye çirkin
sabaha karşı öldüresiye korkak
kulağı çabucak telefon zillerinde.. "




8 Haziran 2014 Pazar

ESKİ İZMİR VALİLERİ SERİSİ : ABDURRAHMAN PAŞA...



Halil Rıfat Paşa'dan sonra Aydın Vilayetine vali olan, Germiyanoğullarından ve sadaret kaymakamlarından Abdurrahman Nureddin Paşa, Kasım 1891 ile Mayıs 1893 tarihleri arasında görev yaptı..
Herkesin iş ve güçlerinin zamanında yapılmasını takip ederek ün salmıştı. Aynı zamanda dindar bir zat olduğundan ; İzmir'de birtakım camilerin tamir ve inşasına gayret etmiş, meclis-i idare azasından ve İzmir zenginlerinden Salepçioğlu Hacı Ahmet Efendi'yi bu işlerin başında bir mimar gibi çalıştırmıştır. 
Abdurrahman Paşa yetenekli kişileri korur ve bunları yetiştirmeyi severdi. Nitekim Kastamonu'dan Aydın Vilayeti Valisi olarak İzmir'e geldiğinde, sonradan Niğde milletvekili olan, yeteneğini takdir ettiği Hazım Bey'i Aydın Vilayeti Mektupçuluğuna getirmişti.. 

Abdurrahman Paşa'ya bir gün bir adam dilekçe verir. Ağızdan da işini anlatmak ister. Sözün gelişi : "Efendim, koyunun bulunmadığı yerde.." der demez, Vali Paşa'nın adı aklına gelir ve susar.. Korkmuştur.. Paşa, son derece titiz bir adam olmasına rağmen bu iş sahibini korkutmamak için, "Alt tarafını da söyle, çekinme.. Keçiye Abdurrahman Çelebi derler, değil mi ?.." der. Ve güzellikle adamcağızı işinin ait olduğu daireye gönderir..

Abdurrahman Paşa dairelerde iş sahiplerinin işleri geri kalmasın diye çok dikkatli davranır, bütün vilayet dairelerini denetlerdi..

Abdurrahman Paşa hakkında, "Anadolu" gazetesinde çıkan bir yazıdan, bir anekdot...

Sultan Abdülhamid zamanında, yabancı devlet donanmalarının Çanakkale Boğazından geçip İstanbul'u ziyaret etmeleri "evham-ı şahane"ye dokunduğundan yasak idi.. Bundan dolayı yabancı donanmalar, Padişahın tahta çıkışı (cülus) ve doğuş (veladet) günlerinde ülkenin her tarafında yaptırılan şenlik günlerinde İstanbul yerine İzmir'i ziyaret ederler ve vilayet makamına gelerek tebriklerini sunarlardı.. Aydın Vilayeti Valisi de donanma kumandan ve subaylarına hükumet konağında mükellef balolar ve ziyafetler verirdi..
Vali Abdurrahman Paşa zamanında İngiliz donanması İzmir limanına gelmiş ve Paşa tarafından şereflerine bir balo düzenlenmişti. Baloda hükümdar şerefine şampanyalar içilirken Vali Paşa da bir şampanya kadehi içinde, önceden hazırlanmış, şampanya renginde şerbet içmişti..
Abdurrahman Paşa yabancılarla iyi geçinmek taraftarı idi. O kadar ki, "Frenk üzümü" diyenlere, "Canım başka isim bulun, ecnebiler darılır !.." derdi.. 





M. KAMİL DURSUN'un "İzmir Hatıraları" adlı kitabından derlenmiştir..