21 Haziran 2014 Cumartesi

TELEFONDA MUAŞAKA !...


İzmir telefonla 1928 yılında tanıştı.. Telefon daha sonra telsiz ve internette yaşanan "sanal" aşkların, mektuptan sonraki ilk mekanıydı..  Muallim Şövalye Hasan Basri 1915 yılında yayımladığı "Telefonda Muaşaka (sevişme)" adlı kitabıyla belki de Attila İlhan'ın öncülüğünü yapmıştı ("Bela Çiçeği, 1962") 

"Meraklısına Not : O yıllarda, özellikle İzmir'de bazı genç kızlar, telefonla beni arardı. Kimisi adını verir, kimisi vermez. Bazısıyla Kültür Park'ta ya da Karşıyaka'daki bir deniz kahvesinde buluşuruz, söyleşiriz. Bazısı 'meçhul' kalmayı yeğler, sadece telefonda söyleşir. Şiir işte bu sonuncu türden bir ilişkinin etkisiyle yazıldı. Kim olduğunu hala bilmediğim o genç kız, en çok da geceleri beni arar, o sıcak, biraz kırık sesiyle, dakikalarca konuşurdu. Ben de konuşurdum elbet. Allah bilir ona neler anlatırdım. Derken, dönüp dolaşıp onun benim neyim olduğu sorusuna takıldık.."

"Sen benim hiçbir şeyimsin
yazdıklarımdan çok daha az
hiç kimse misin bilmem ki nesin
lüzumundan fazla beyaz
sen benim hiçbir şeyimsin
varlığın yokluğun anlaşılmaz
galiba eski liman üzerindesin
nasıl karanlığıma bir yıldız olmak
dudaklarınla cama çizdiğim
en fazla sonbahar otellerinde
üniversiteli bir kız uykusu bulmak
yalnızlığı öldüresiye çirkin
sabaha karşı öldüresiye korkak
kulağı çabucak telefon zillerinde.. "




8 Haziran 2014 Pazar

ESKİ İZMİR VALİLERİ SERİSİ : ABDURRAHMAN PAŞA...



Halil Rıfat Paşa'dan sonra Aydın Vilayetine vali olan, Germiyanoğullarından ve sadaret kaymakamlarından Abdurrahman Nureddin Paşa, Kasım 1891 ile Mayıs 1893 tarihleri arasında görev yaptı..
Herkesin iş ve güçlerinin zamanında yapılmasını takip ederek ün salmıştı. Aynı zamanda dindar bir zat olduğundan ; İzmir'de birtakım camilerin tamir ve inşasına gayret etmiş, meclis-i idare azasından ve İzmir zenginlerinden Salepçioğlu Hacı Ahmet Efendi'yi bu işlerin başında bir mimar gibi çalıştırmıştır. 
Abdurrahman Paşa yetenekli kişileri korur ve bunları yetiştirmeyi severdi. Nitekim Kastamonu'dan Aydın Vilayeti Valisi olarak İzmir'e geldiğinde, sonradan Niğde milletvekili olan, yeteneğini takdir ettiği Hazım Bey'i Aydın Vilayeti Mektupçuluğuna getirmişti.. 

Abdurrahman Paşa'ya bir gün bir adam dilekçe verir. Ağızdan da işini anlatmak ister. Sözün gelişi : "Efendim, koyunun bulunmadığı yerde.." der demez, Vali Paşa'nın adı aklına gelir ve susar.. Korkmuştur.. Paşa, son derece titiz bir adam olmasına rağmen bu iş sahibini korkutmamak için, "Alt tarafını da söyle, çekinme.. Keçiye Abdurrahman Çelebi derler, değil mi ?.." der. Ve güzellikle adamcağızı işinin ait olduğu daireye gönderir..

Abdurrahman Paşa dairelerde iş sahiplerinin işleri geri kalmasın diye çok dikkatli davranır, bütün vilayet dairelerini denetlerdi..

Abdurrahman Paşa hakkında, "Anadolu" gazetesinde çıkan bir yazıdan, bir anekdot...

Sultan Abdülhamid zamanında, yabancı devlet donanmalarının Çanakkale Boğazından geçip İstanbul'u ziyaret etmeleri "evham-ı şahane"ye dokunduğundan yasak idi.. Bundan dolayı yabancı donanmalar, Padişahın tahta çıkışı (cülus) ve doğuş (veladet) günlerinde ülkenin her tarafında yaptırılan şenlik günlerinde İstanbul yerine İzmir'i ziyaret ederler ve vilayet makamına gelerek tebriklerini sunarlardı.. Aydın Vilayeti Valisi de donanma kumandan ve subaylarına hükumet konağında mükellef balolar ve ziyafetler verirdi..
Vali Abdurrahman Paşa zamanında İngiliz donanması İzmir limanına gelmiş ve Paşa tarafından şereflerine bir balo düzenlenmişti. Baloda hükümdar şerefine şampanyalar içilirken Vali Paşa da bir şampanya kadehi içinde, önceden hazırlanmış, şampanya renginde şerbet içmişti..
Abdurrahman Paşa yabancılarla iyi geçinmek taraftarı idi. O kadar ki, "Frenk üzümü" diyenlere, "Canım başka isim bulun, ecnebiler darılır !.." derdi.. 





M. KAMİL DURSUN'un "İzmir Hatıraları" adlı kitabından derlenmiştir..

20 Mayıs 2014 Salı

ESKİ İZMİR VALİLERİ SERİSİ : HASAN FEHMİ PAŞA...



Gürcistan kökenli Hasan Fehmi Paşa, 1892-1895 yılları arasında Aydın Vilayeti valiliği görevinde bulunmuştu. Hukuk ulemasından bir zat olduğu için, vilayet kendisinin olgunluk ve kültüründen bir hayli yararlanmıştı..
Toplum bilimi, eğitim-öğretim sistemi ve bayındırlık alanlarında çok çalışmış bir vali idi. Halkın okullara rağbet etmesi konusunda çok teşvik ve telkinlerde bulunmuştu..
Onun valiliği zamanında kısa dizlik ve donlu, şalvarlı köylülerin İzmir'e gelmesi bir emirle yasaklanmıştı. Vali Paşa bu emriyle köylüleri pantolon veya hiç olmazsa o zamanlar "elifi" denilen ve pantolona benzeyen bir elbise giymeye mecbur etmek istiyordu..
Aydın ve Manisa yönlerinden trenle yahut kara yoluyla gelen ve İzmir'deki işlerini görmek isteyen köylüler ; şehirde kısa donla dolaşınca zabıtanın takibine uğradıklarından, kendilerini bundan korumak ve takipten kurtulmak için Kemer ve Basmahane istasyonları civarındaki dükkanlarda köyden giyip geldikleri şalvarları çıkarırlar ve orada kira ile kendilerine verilen pantolon veya elifileri giyerek şehre girerlerdi. İzmir'deki işlerini bu suretle görüp köylerine dönecek olan köylüler, adı geçen istasyonların civarındaki dükkanlarda bıraktıkları şalvarları ayaklarına geçirerek köylerine dönerlerdi !.. Ama bu şekilde hareket etmek çoğuna zor geldiğinden, köylüler yavaş yavaş şalvarı terk ederek pantolon veya elifi yaptırıp giymeye başladılar. Bu suretle vilayet halkında kıyafet değiştirmek mecburiyeti ve göreneği o zamanlar esaslı bir şekilde kendini göstermişti. 
Zaten Avrupa çuhalarından bir takım şalvar, cepken ve dizlikler o zamanlar 15-20 altına mal olmakta olduğundan ; Hasan Fehmi Paşa sayesinde köylüler, bir hayli tasarruf ve fayda sağlamış oldular. 



Şalvar yasağının uygulaması sırasında bir gün Hasan Fehmi Paşa, Basmahane'deki Kasaba demiryolu istasyonuna uğrar. Vagonlara girip çıkan yolcuları incelerken vagonların üzerinde "edna" (en aşağı), "evsat" (orta) ve "ala" (en iyi) kelimelerinin yazılmış olduğunu görür ve tren direktörünü çağırarak bunların doğru olmadığını, çünkü üzerinde "edna" yazılı vagonlarda yolculuk edenlerin edna insanlardan olmadıklarını, bu yüzden, yolcuların bilet paraları itibarıyla sınıflandırılması gerekiyorsa, bu vagonların üzerine "Üçüncü", "İkinci", "Birinci" kelimelerini yazdırmalarını söyler. O zamandan itibaren vagonların üzerinde bu kelimeler kullanılır, daha sonra da bunlar rakamlarla ifade edilir..
Hasan Fehmi Paşa'nın valiliği zamanında Türk okullarının düzen ve ilerlemesine çok çaba sarf edilmiştir. Kendisi bilhassa genel sınavlarda ve ödül dağıtım törenlerinde bulunur, uzun ama yararlı konuşmalar yapardı. Öğrencilerden sınıfta birinci gelenlere ödül olarak kitap, yazı takımı, saat gibi değerli şeyler verilirdi. İkinciden beşinciye kadar "Zikr-i Cemil" denilen takdirnameler verilirdi. Ders yılı içinde diğer başarılı öğrenciler sırasıyla "aferin", "tahsin" (takdir) ve "imtiyaz" (üstün) varakaları alırlardı. On aferin alanlar bir tahsin ; beş tahsin alanlar bir imtiyaz varakasına sahip olurlardı. İmtiyazları çoğalan öğrencilerin adları okul salonunda asılı "Levha-i İftihar" (gurur tablosu) denilen bir tabloya alınarak öğrenci çalışmaya özendirilirdi.. 

M. KAMİL DURSUN'un "İzmir Hatıraları" adlı kitabından derlenmiştir..  

5 Mayıs 2014 Pazartesi

İZMİR'İN İLK TÜRK DOKTORU...

  

1888 yılında beş sınıf üzerinden yeni açılan ve sonra, 1890'da yedi sınıfa çıkan İzmir İdadi Mektebi'nin öğretim kadrosunda değerli kişiler bulunmaktaydı. Tabiiye (Biyoloji) ve Hikmet (Fizik) derslerini Türkiye'nin sayılı alimlerinden Mahmud Esad Efendi, Kavanin (kanunlar) dersini ünlü yazar ve avukat Tevfik Nevzat, Fransızca'yı yine ünlü yazar ve romancılarımızdan Uşşakizade Halid Ziya, Edebiyat'ı, edip ve şairlerimizden Bıçakçızade Hakkı, Hıfzısıhha yani Sağlık Bilgisi derslerini ise İzmir'in pek yakından tanıdığı ve sevdiği Doktor Mustafa Bey okutuyordu..
Bunların her biri mesleklerindeki değerlerini kanıtlamış kişiler olduğundan, İzmir İdadisi (Lisesi) tarafından yetiştirilen öğrenciler gerek yüksek okullarda, gerek yaptıkları işlerde daima başarılı olmuşlardır.. Mektebin müdürü olan Abdurrahman Efendi ise, disiplin konusunda İzmir'de sayılmış bir yönetici idi..
Dr. Mustafa Bey, hıfzısıhha derslerinden başka, okul doktorluğunu da yapıyordu..

Doktor Mustafa Bey aslen Ödemiş'in Birgi nahiyesi halkındandı. Askeri tıbbiyeden çıkıp, orduda görevini yaptıktan sonra İzmir'e gelmiş ve sivil doktorluğa başlamıştı. O İzmir'e geldiğinde, kentte hiç Türk hekimi bulunmuyordu. Bütün Türk ve gayrimüslim aileler kendilerini Rum, Ermeni ve Musevi doktorlardan en meşhurları olan Kostanoğlu, Kondolon, Celiyan, Büyük İsak gibi hekimlere tedavi ettiriyorlardı. Dr. Mustafa Bey kısa bir süre içinde, yeteneği ile, bunların arasında yerini alarak şehirde tanınmış ve Türklerden başka, gayrimüslim unsurların da devamlı doktorluğunu eline almıştı.. Diğer doktorlar arasında konsültasyonlar gerektikçe, o da bunların arasında yerini alır ve tıbbi görüşmelere başkanlık ederdi..
Hastalarını bir baba şefkatiyle tedavi eden ve İzmir Memleket Hastanesinde 50 yıla yakın görev yapan Mustafa Bey, İzmir Vilayetinde Türk doktorluğunun öncüsü olmuştur..

Kendisi her gün erkenden hastanesi başındaki görevine gelir, geç vakitlere kadar özenle çalışırdı. O zamanlar İzmir'de Yalılar'da Kordon'da atlı tramvaylar işlemekte idi. Mustafa Bey her sabah evinden çıktığında rastladığı dostlarıyla selamlaştıktan sonra, her gün ilk tramvay seferini yapan sürücü ve biletçilerle işe başladığını söyler, gençlere ve meslektaşlarına doktorluk görevinin önemini ve kutsallığını anlatırdı.. Bir hastayı muayeneye gittiğinde, derhal hastaya kendisinde hiçbir şey olmadığını, boş yere davet edildiğini söyleyerek hastanın ilk görüşte moralinin yükselmesini sağlar, ondan sonra muayene ve tedavisine başlardı..
İzmir Devlet Hastanesi onun zamanında Türkiye'nin en meşhur hastanesi haline gelmiş ve yine onun zamanında, onun gayretiyle ve ülke halkının da yardımlarıyla, eski ahşap hastane yıkılarak yeni hastane (yukarıda) inşa edilmişti.. 
İzmirliler de, eski belediye başkanlarından, Denizli Milletvekili, merhum Dr. Behçet Uz'un himmetiyle bu büyük doktorun değerini hakkıyla takdir ederek, kendisine bir caddenin adını tahsis etmişler, bir büstünü de o caddenin başına koyarak onu unutmayacaklarını göstermişlerdir..

 

M. KAMİL DURSUN'un, "İzmir Hatıraları" adlı kitabından derlenmiştir..

26 Nisan 2014 Cumartesi

ESKİ İZMİR VALİLERİ SERİSİ : HALİL RIFAT PAŞA..



Son Osmanlı hükümdarlarından İkinci Abdülhamid'in uzun süre sadrazamlığını yapmış olan Halil Rıfat Paşa, 1885-86 ve 1889-91 yıllarında, iki dönem, Aydın Vilayeti valiliğinde bulunmuştur.. 
O zamanlar merkezi İzmir olan bu vilayet beş sancağa bölünmüştü : İzmir, Aydın, Saruhan, Muğla ve Denizli.. Merkezde vali, sancaklarda mutasarrıflar bulunurdu. Vilayetin İzmir'e bağlı on, Saruhan'a bağlı dokuz; Aydın, Muğla ve Denizli'ye bağlı beşer kazası ve bir hayli nahiyesi ve köyleri vardı.. Sonraları Torbalı, Nif (Kemalpaşa), Karaburun ve Dikili nahiyeleri de kaza haline getirilmiştir..
Halil Rıfat Paşa, Midhat Paşa'nın Tuna Valiliği sırasında onun mektupçuluğunda bulunarak ; Midhat Paşa'nın vilayet yönetimindeki yüksek vasfı ve yeteneklerinden yararlanmış bir zat idi. Bu sebeple, Manastır ve Sivas valiliklerinde olduğu gibi, Aydın vilayetinde de yol ve imar işleriyle yakından ilgilenmiş ve vilayet dahilindeki yollar onun zamanında yapılmış, ya da geliştirilmiştir. Özellikle İzmir içindeki memleket hastanesi (şimdiki doğum hastanesi) yanında Eşrefpaşa'ya giden ve Mısırlı Caddesi ile bağlantılı olan, bugün de onun adıyla anılan, caddenin yapılması sırasında ; yukarı mahalleler (Değirmendağı tarafları) gelişerek oralarda büyük bir semt meydana gelmiştir..



Halil Rıfat Paşa zamanında şehirde 5-6 tane, beşer sınıflı ilkokul vardı. Bunların üstünde bir Rüştiye (ortaokul) bulunuyordu. Vilayetin merkezindeki bütün eğitim kurumları bunlardan ibaretti. Bir de Midhat Paşa zamanında kurulmuş olan ve o zamanlar yetim ve kimsesiz çocukların öğrenimlerine mahsus bulunan Islahhane, yani şimdiki Endüstri ve Meslek Lisesi vardı (yukarıda)..
Rumların ilk öğretim okullarından başka, lise olarak, Ayafotini Kilisesi yanında "Evangiliki" adında ; Ermenilerin, o dereceye yakın, "Mekitarist" adında bir okulları ve Musevilerin de bizim Rüşdiye'nin karşısında "Alyans Israilit" adında bir okulu vardı. Bunlardan başka Frenklerin Frenk Mahallesinde, Katolik papazlar idaresi altında, "Frerler" ve "Propoganda" adlı okulları vardı..
O sıralarda vilayette defterdar bulunan ve sonra maliye nezareti müsteşarı ve Trabzon Valisi olan Kadri Bey namındaki zatın teşvikiyle, İzmir'de özel olarak önce Namazgah'a ve sonra hastane civarında Miralay Ethem Bey Konağı denilen binada tedrisata devam etmek üzere, "Mekteb-i Terakki" adıyla, kısmen lise sınıflarını da içeren bir okul açılmıştı..
İşte o sıralarda, İzmir'de, hükumet tarafından yine beş senelik bir idadi mektebi (lise) yapılarak açılmış, öğrenime istekli bütün memleket çocukları hemen bu okulu doldurmuştu..

  

Halil Rıfat Paşa, saray ve İstanbul hükumetince daima kendisinden şüphe edilen, meşhur Midhat Paşa'nın yanında yetişmiş bir zat olmak itibarıyla, eylem ve hareketleri ara sıra Saray'ın araştırma ve gözetimine maruz kalıyordu.. Hatta o sıra İzmir'de Posta ve Telgraf Başmüdürlüğünde bulunan ve Sarayla bağlantı kurmuş olan Aram adında birisi, Halil Rıfat Paşa'nın durumu ve yaptıklarıyla ilgili, Saraya bilgi verir ve karşılığında da bahşişini alırmış.. Paşa da bunu sezdiği halde hiç ses çıkarmazmış..
1891'de İzmir valiliğinden İstanbul'a, dahiliye nazırlığına atandığı zaman bütün vilayet erkanı ile şehrin ileri gelenleri vapura kadar gelip Paşa'yı uğurlamışlar. Aralarında Başmüdür Aram da varmış.. Vapurun salonunda Paşa'nın huzurundan veda ederek ayrılırlarken, kendisinin de hatırdan çıkarılmamasını ve unutulmamasını istemiş. Paşa da "Seni hiç unutur muyum ?.." diye karşılık verince başmüdür bundan müthiş evham ve ızdıraba düşerek evine dönüşünde felç geçirmiş.. Uzun süre tedavi edildiği halde bu illetten kurtulamamış ve görevini bırakmaya mecbur olmuş !..
Halil Rıfat Paşa, gururlu, sakin fakat sırasında da nezaketle lafını şımarıkların yüzüne çarpmasını bilen zarif bir vezir idi..   

M. KAMİL DURSUN'un, "İzmir Hatıraları" adlı kitabından derlenmiştir..

18 Nisan 2014 Cuma

BİR ESKİ İZMİRLİ ...



Yaklaşık bir yıllık bir aradan sonra, tekrar merhaba !.. Geçenlerde sahafta bir kitap elime geçti.. M. KAMİL DURSUN'un "İzmir Hatıraları"... 
Bu kitap yüzünden, ihmal ettiğim bu blogu canlandırmaya karar verdim.. Çünkü içinde çok ilginç bilgiler var..



Yazar, İzmir'in en eski ailelerinden Postacıoğulları'na mensup biri olarak, 1878 yılında İzmir'de doğmuş. Büyük dedesi tüccardan Hacı Bekir Efendi, dedesi İzmir Posta Müdürü Mehmet Şükrü Efendi, babası İzmir Posta-Telgraf Baş Katibi Hafız Bekir Sıtkı Efendi imiş.. 
M. Kamil Bey 1896 yılında İzmir Mekteb-i İdadisi'nden en iyi derece ile mezun olduktan sonra önce İzmir Düyunu Umumiye Nezareti tahrirat kaleminde çalışmış, sonra 26 Ağustos 1897'de Ziraat Bankası İzmir şubesinde kayıt memuru olarak göreve başlamış, 20 Eylül 1900 tarihinde Vilayet Mektubi Kalemi'ne nakledilmiş.. Bunun yanı sıra ; Mekteb-i Sanayi'de Kitabet ve Tarih öğretmenliği ile vilayetin resmi yayın organı olan Aydın Gazetesi'nde yazarlık yapmış.. 1 Eylül 1913 tarihinde ise İzmir Vilayeti Mektupçuluğu'na terfi etmiş.. 28 Aralık 1918'de, İttihatçı olduğu için, bu görevinden azledilmiş..  
Eski Mektupçu M. Kamil, 1919 Şubat'ında belediye azalığına seçilmiş. ("Müsavat" Gazetesi, Nr.94, 12 Şubat 1335/1919)
Mustafa Kamil, Yunanlıların İzmir'i işgal ettiği 15 Mayıs 1919 tarihinden sonra resmi bir görevde bulunmamış, çeşitli ticari kuruluşlarda yönetici olarak çalışmış..
İşgalden sonra Türkler tarafından İzmir'de kurulan gizli bir örgütte aktif bir rol oynayan M. Kamil ; Yunanlıların İzmir ve çevresinde yaptıkları mezalimi arkadaşları ile birlikte sürekli olarak İstanbul basınına bildirmek suretiyle kamuoyunu etkilemiştir. Bu yayınlar üzerine Amerikan ve İngiliz inceleme heyetleri İzmir'e araştırma yapmaya gelmişlerdir. İzmir'deki bu örgüt Anadolu'daki milli harekete maddi kaynak ve bilgi aktarımında önemli hizmetlerde bulunmuştur..
Mustafa Kamil, Yunanlıların 7 Eylül 1922 akşamı İzmir'de büyük bir katliama girişeceklerini haber almış ; bunun üzerine doğruca Metropolit Hristomos'a giderek şunları söylemiş : "Katliam yapacağınızı öğrendim. Ama biliyor musunuz ki, bu gece diyelim beş ila on bin kişi kestiniz ; Cumartesi sabahı Türk Ordusu İzmir'de olduğunda haliniz ne olur ? Siz bunu iyi düşünün.."
Bu sözler üzerine Papaz, katliam için her türlü hazırlığın yapılmasına, hatta bütün azınlıkların kapılarına kırmızı boyayla çarpı işaretleri konulmasına rağmen, kan dökmekten vazgeçtiklerini, bunun halka gösterilmesi için aynı gece Türk ve Rum gençlerinin bir dostluk gösterisi olarak İzmir sokaklarında birlikte yürüyüş yapmalarını istediklerini söylemiş !.. 
Mustafa Kamil, kendisine General Torkum adını veren bir çete reisinin önderliğinde Ermenilerin de planladıkları bir takım cinayetlerin aynı şekilde önüne geçilmesinde de önemli bir rol oynamış..
İzmir'in kurtuluşundan sonra Nurettin Paşa, Mustafa Kamil ve arkadaşlarını vilayet konağına çağırarak hizmetlerinden ve bilhassa İzmir'de Türk nüfusunun korunmasından dolayı takdirlerini bildirmiştir..
Geçici olarak tekrar vilayet mektupçuluğuna getirilen Mustafa Kamil, bir süre Türkiye Palamutçuları A.Ş müdürlüğünü yapmış, daha sonra, oluşturulan Müdafa-i Hukuk Cemiyeti'nde görev yapmış ve belediye meclis üyeliğine tekrar seçilmiş..
1925 yılında yapılan ara seçimde, İzmir milletvekili olarak TBMM'ne giren M.Kamil, 1943 yılına kadar aralıksız beş dönem İzmir'i temsil edenler arasında yerini almış..
Mustafa Kamil Bey'in yakınlarının anlattığına göre ; Mustafa Kemal Atatürk milletvekili adaylarının isim listesini incelerken, sıra M.Kamil'in ismine geldiğinde : "Bu dursun !.." dediği için, soyadı kanunu çıktığında "Dursun" soyadını almış..
M.K. Dursun'un Meclis'te kanunların görüşülmesi sırasında, kanun tekliflerinin dili ve üslubu hakkında titizlikle durduğunu ve bazı tartışmalar açtığını biliyoruz. Bunlardan birisi Türk Hava Kurumu hakkındadır. 
Tayyare Cemiyeti ile ilgili bir kanun görüşülürken Meclis'te bir dil encümeninin bulunması gerektiğini ifade ettikten sonra Tayyare Cemiyeti" adının "Türk Hava Kurumu" olarak değiştirilmesini önermiş ; öneri kabul edilerek 17.12.1937 tarihinde kanunlaşmıştır.. 
Milletvekilliği 1943 yılında sona erdikten sonra bir süre Merkez Bankası'nda murakıp olarak çalışmıştır. Emekli olduktan sonra Ankara'da yaşamını sürdürmüş ve 1951 yılında vefat etmiştir.. 
Mekanı cennet olsun.. 

20 Nisan 2013 Cumartesi

ESKİ GAZETELERDE İZMİR HABERLERİ...


   

   İzmir'de, İzmirlilerin şans oyunlarına olan düşkünlüklerinden yararlanmak üzere, bazı tacirler tarafından bir takım değişik yöntemler geliştirilmiştir. Bu amaçla 19. yüzyılın ilk yarısında bile, kentte sık sık özel bir takım piyangolar düzenlenmekte ve bunlar İzmir gazetelerinde halka duyurulmaktadır...
5 Ocak 1834 tarihli "Journal de Smyrne" gazetesinden ; 
"Tanınmış bir marka, şahane altın saat !
Piyangoya 80 bilet konmuş olup, bunların her biri 10 kuruşa satılmaktadır. Halen 28 bilet kalmıştır. Çekiliş, saatin şu anda bulunduğu ve biletlerin de satılmakta olduğu, marinadaki Alberti kahvesinde yapılacaktır.."

Yine aynı tarihli ve aynı gazeteden :
"Kendi özel rıhtımı olan bahçeli kent evi !
Ev, marinanın Punta (Alsancak) yönünde, İsveç Konsolosluğu'nun karşısında, M.Lanthois'nın oturduğu evin bitişiğindedir. Yeni ve sağlam yapılmıştır ve aranan her türlü konfora sahiptir. Karşısındaki rıhtım parçası da söz konusu mülkiyet içinde olup, evin tahmini bedeli 30.000 kuruşun üzerindedir.." 
  Gazete haberlerinden bu evin de piyangoya çıkarılmış olduğunu öğreniyoruz..

12 Temmuz 1834 tarihli "Journal de Smyrne" gazetesinden ; 
"Büyük, saat başlarında ve çeyreklerde çalan bir kum saati !
Piyango 190 biletten ibarettir ve biletlerin bir kısmı şimdiden satılmıştır. Biletlerin satışı tamamlandığında, çekiliş halkın gözü önünde Barbaresk Hanının kapısı önünde yapılacaktır. İlgilenenlerin Frenk Gümrüğü yakınında ve Bedesten karşısında M. Sergio Simorian'a başvurması rica olunur.."

   Yardım amaçlı piyangoların ise daha çok Türkler ve Museviler arasında yapıldığı görülür. Örneğin 1866 yılında, geliri Islahhanenin günlük giderleri ve cezaevinde yapılması planlanan atölyelerin inşasına sarf edilmek üzere bir piyango düzenlendiğini, 1 Aralık 1886 tarihli "Hizmet" gazetesinden öğreniyoruz..
   Yine "Hizmet" gazetesinin 15 Mart ve 19 Nisan 1890 tarihli nüshalarından öğrendiğimize göre ; Islahhane yararına düzenlenen piyango çekilişlerinden birinin 1890 yılı ortalarına rastladığı açıklanırken, ikramiyeler hakkında da bilgi verilmiş ve büyük ikramiyenin 10.000 kuruş olduğu, diğer ikramiyelerin 5.000, 4.000 ve 3.000 kuruş olarak bunu izlediği söylenmiş, ayrıca, iki bilete 2.000, üç bilete 1.500, üç bilete 1.000 ve on bir bilete 500 kuruş ikramiye isabet ettiğinden de bahsedilmiştir..



   3 Eylül 1889 tarihli "Hizmet" gazetesi şu satırlara yer vermiştir :
"...Kadınlarımızdan bazılarının açık saçık Kordon'larda, Göztepe'lerde dolaştıklarını daha önce de yazmıştık. Bu ihtarımızın semeresini görmek umudunda iken dün de padişahın tahta geçişinin yıldönümü onuruna düzenlenen 'Şehrayin' gecesi, dört kadının bir de ufak kız çocuğuyla birlikte adeta başörtüleriyle Kordon'da faytonla gezdiklerini gördük..

   Aynı gazetenin 7 Ocak 1890 nüshasında ise, şu satırlara rastlanmakta :
"Şu aralık kentimizde, bazı kadınların ferace ve çarşaf yerine alafranga manto giydikleri ve malum olduğu üzere, işbu mantoları gayet dar olmak nedeniyle içindekinin vücudunun tüm hatlarını ortaya çıkardığı ve buna ilaveten, peçeler dahi, baştan arkaya atılmak suretiyle yüzün kapanması hususuna da riayet edilmediği görülüyor. İslam kadınları için tesettür, bir şeriat emri olarak İslam kadınlarının ırz ve namusunun korunmasını amaçladığından, bu emre riayet, bizim için en mukaddes görevlerden biridir. Avrupalıların taklit edilecek bir şeyleri varsa o da ilim ve fendeki ilerlemelerinden ibaret olup, yoksa onlarda da çeşitli kötülüklere neden olabilen tesettüre karşı eğilim, bizde de pek büyük fenalıkları sonuçlandıracağından, bu türlü kadınların velilerinin dikkat etmesi gerekir. Biz şimdilik bu kadar yazıyoruz. Ancak, bu yazımız da semere vermezse, bu kadınların kimler olduğunu, alenen beyana mecbur kalacağız.."

   İzmir'de kadınların toplum yaşamında erkeklerden ayrı tutulması çabasının en çok zorlandığı yerler, toplu taşıma araçları olmaktadır. 7 Eylül 1902 tarihli "Ahenk" gazetesinde çıkan bir yazıda ; kent çevresinde yer alan Narlıdere, Balçova, Çiftlik ve Kilizman gibi yerlere işleyen yük arabalarına bazen çeşitli milletlere mensup kadın ve erkeklerin beraberce bindiklerinin görüldüğü, ancak Türk hanımları için böyle bir davranışın din açısından hatalı olacağı belirtilmekte ve bu nedenle ; hem arabacılara bu konuda tembihatta bulunulması, hem de Göztepe karakolunda görevli memurlara gereken talimatın verilmesi için konunun İzmir Polis Müdürlüğüne intikal ettirilmesi istenmektedir...



   15 Kasım 1890 tarihli "Hizmet" gazetesinin haberine göre ; 8 Kasım 1890 Cumartesi günü Bornova'da bir futbol maçı oynanmıştır. Osmanlı topraklarındaki bu "ilk maç" ile ilgili haber şöyledir :
"Geçen Cumartesi, Bornova'da kentimiz İngiliz gençleriyle İngiliz donanması mürettebat ve subaylarından oluşturulan iki takım arasında , İngilizlere mahsus futbol nam top oyunu icra olunmuş ve daha sonra bir müsamere düzenlenip dans edilmiştir.." 
  Futbol maçlarının o yıllarda, İzmir'deki İngilizler arasında her yıl tekrarlanan bir alışkanlık haline geldiği görülüyor. 1893 yılının son gününde böyle bir karşılaşmada, Bornova'da ve İzmir'de oturan İngilizlerin kurduğu takımlar arasında yapılan maçı Bornovalıların kazandığını 2 Ocak 1894 tarihli "Hizmet" gazetesinden öğreniyoruz..
   1897 yılı Ocak ayında düzenlenen bir turnuvada, "Smyrna Club" futbol takımının birinci olduğu da, aynı gazetenin 23 Ocak 1894 tarihli nüshasından okunabilir..
   27 Mart 1902 tarihli "Ahenk" gazetesinde ; limanda bulunan İngiliz donanması subaylarından oluşan bir takımla, Bornova'daki İngiliz Kulübü arasında, 1902 yılının Mart ayı ortalarında, gazetede 'top oyunu' diye tanımlanan bir karşılaşma daha yapıldığı yazıyor. Donanma takımının 20, Bornova Kulübünün 10 sayı yaptıkları belirtilen bu karşılaşmanın ne olduğu, doğrusu pek de anlaşılamamaktadır...


  


   RAUF BEYRU'nun "19. Yüzyılda İzmir'de Yaşam" adlı kitabından derlenmiştir..